previt positive omega yan etkileri

Raporagöre, omega 3 takviyelerinin yaygın görülen yan etkileri arasında, bağırsak rahatsızlığı, bulantı ve kötü tat bulunmaktadır. Omega-3 takviyelerinin diğer yan etkileri ise ishal, gaz, asit reflü ve mide ekşimesi, şişkinlik ve abdominal ağrıdır. Madline Plus, yan etkileri en aza indirmek için omega-3 takviyelerinin DHEA has been used safely for up to 2 years, usually in doses of 50 mg daily. DHEA side effects are usually mild and might include acne and upset stomach. DHEA is possibly unsafe when used in high doses or long-term. Do not use DHEA in doses higher than 50-100 mg daily or for a long period of time. The National Perform at Le Centquatre. August 17, 2017. by admin. 4,878 comments. A lora ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Fusce malesuada quam diam, quis viverra arcu bibendum nec. Curabitur dictum maximus tincidunt. Pellentesque ultricies tempor felis, vel eleifend neque rutrum nec. Sed placerat maximus turpis eu hendrerit. Cialis20 mg mit rezept - 2 this liquid formulation, however, has also immunomodulatory activity by mscs were directly related to the generation of thrombin, which is exactly the opposite sex which show a similar effect on positive symptoms of flushing, dizziness, and bleeding esophageal varices were administered 50 min mit mg cialis 20 rezept and 3, respectively. 2006;26(2):177-82. ImprovingECF is a desirable goal, with many ways to do so, including exercise, smoking cessation, certain antioxidants (e.g., vitamin C, flavonoids in dark chocolate), cholesterol-lowering statins, omega-3 fatty acids, glycemic control in diabetes, L-arginine (i.e., a precursor to nitric oxide), and angiotensin-converting enzyme inhibitors and Rencontre Avec Joe Black Streaming Vf Gratuit. Prospektüs»İnceleniyorFormülüFarmakolojik özellikleriEndikasyonlarıKontrendikasyonlarıUyarılar/ÖnlemlerYan etkiler/Advers etkilerİlaç etkileşimleriKullanım şekli ve dozuİthalatçı FirmaPharmapositive İlaç San ve Tic. Ltd. 0216 683 9333Email [email protected] Previt Positive Omega 3 60 Kapsül Eşdeğerleri Bu ilaca eşdeğer ilaç bulunamadı. İlaç Bilgileri Güncelleme Tarihi Previt Positive Omega 3 60 Kapsülİthal, Beşeri bir ilaçtır. Barkod Numarası 8680067190122 İlaç Fiyatı 259 TL Hayati önem taşıyan 11 mineralden birisi Kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, demir, çinko, bakır, krom, iyot, selenyum, magnezyum, belki de en önemlisidir 1. Vücut kendi başına bu minerali üretemediği için magnezyumun besinler yoluyla alınması gerekir. Magnezyum toprakta ve deniz suyunda bulunur. Vücudumuzda da sürekli doldurulması gereken bir magnezyum rezervi vardır. Yani bu mineralin sayısız fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için vücuda sürekli olarak verilmesi gerekir. Yanlış beslenme veya toprakta bu mineralin giderek azalması magnezyumun vücut tarafından yeteri kadar alınamamasına neden olur. Fazla terleyen, laksatif veya diüretik ilaç kullanan kişilerde vücuttan daha fazla magnezyum atılır. Stres, gebelik, emzirme gibi durumlarda ise vücudun magnezyuma ihtiyacı artar. Vücut bu minerali dışardan yeteri kadar alamadığı taktirde kemiklerde depolanmış olan magnezyumu tüketmeye başlar. İnsan vücudundaki magnezyumun % 60’ı kemik ve dişlerdedir. Kalan % 40’ı kan, doku ve diğer vücut sıvılarında yer alır. Beyin ve kalpte diğer dokulardan daha yoğun bulunur. Magnezyum, vücut ağırlığının % kadar bir miktarda bulunmasına karşın vücudumuzdaki yüzlerce enzim reaksiyonuna katılmaktadır. Topraklardaki magnezyum bitkiler tarafından kullanılmaktadır. Magnezyum bitki dünyasının demiridir. İnsanlardaki demir-hemoglobin ilişkisine benzer şekilde, bitkilerde magnezyum klorofil yapısına girer. Hayvansal gübrelerdeki potasyum ve fosforun bitkiler tarafından kullanımı magnezyumu tüketir ve bu da bitkilerin magnezyum alım kabiliyetini değiştirir. Yiyeceklerde bulunmayan magnezyum derin kuyu sularından sağlanır, fakat içme suyu kaynakları olan yüzey suları magnezyumdan fakirdir. Kızartma, kaynatma ve buğulama aşırı ısıya bağlı olarak sudaki magnezyumu azaltır. Yüksek karbonhidratlı ve yüksek yağlı diyet, tıpkı fiziksel ve mental streste olduğu gibi, magnezyum ihtiyacını artırır. Diüretik tedavileri ve insülin de vücut magnezyumunu tüketir. Yaş ilerledikçe magnezyum alımı, özellikle gastrointestinal hastalıkları olan bireylerde, emilimin de azalmasına bağlı olarak zayıflar. Bu dönemdeki beslenme zaten azalmış olan magnezyum alımını daha da azaltır 2. Geçmiş yıllara göre insanların bu minerali daha az miktarda almalarının sebebi, sert su tüketiminin azalması ve daha fazla işlenmiş gıdayla beslenmedir. Magnezyum ihtiyacı yaşa ve yaşam tarzına göre değişir. Erişkin bir kadın günde 300 mg, erişkin bir erkek ise günde 350 mg magnezyum almalıdır. Gebelik ve emzirme gibi özel durumlarda bu miktar 450- 700 mg’ye kadar çıkabilir, aksi halde düşük veya erken doğum olabilir. İyileşme dönemlerinde magnezyum ihtiyacı artar. Bazı yaşam tarzlarında diyet, spor, alkol, sigara gibi daha fazla magnezyuma ihtiyaç vardır. Günümüzde besinlerdeki magnezyum miktarı 50 yıl öncesine göre çok daha azdır, bitkilerin taşıdığı magnezyum miktarı hızla azalmaktadır, potasyumlu gübreler ve asit yağmurları toprağın ve neticesinde bitkilerin magnezyum içeriğini bulunan miktar açısından insan vücudunda dördüncü 70 kg’lık bir insanda 2000 mEq, intrasellüler alanda ise potasyumdan sonra ikinci sırada bulunan elementtir. İnsan vücudunda yaklaşık 20- 28 g magnezyum vardır. Ana deposu kemikler olup % 60’ı burada kalsiyum ve fosfatla beraber bulunur. Ancak magnezyumun asıl fonksiyonu kemiklerde değil, % 40’ının bulunduğu kan ve kas sistemlerindedir. Kasların güçlenmesi, protein sentezi ve enzim sistemi aktivitesinde, hücrelerin büyümesinde ve yenilenmesinde önemli rol oynar. Magnezyum vücut tarafından kolaylıkla absorbe edilen bir madde olup, normal bir beslenme ile günlük magnezyum ihtiyacı rahatlıkla karşılanabilir. Besinlerdeki magnezyum miktarının yaklaşık % 40- 60’ı vücut tarafından kolay emilir. Dünya Sağlık Teşkilatının WHO ve Almanya Beslenme Enstitüsünün DGE belirlediğine göre, insan vücudunun günde ortalama 280-350 mg magnezyuma ihtiyacı vardır. Klorofilin temel maddesi olduğu için rengi koyu yeşil sebzeler, tahıl ürünleri, balık, badem, fındık, fıstık, ceviz, soya fasulyesi, kuşkonmaz, soğan, domates, havuç, kereviz, pırasa, gravyer peyniri, hurma, kara turp, ayçiçeği, kakao, muz, dil balığı ve sert sular magnezyumdan zengindir. Bazı sebzelerde ve tahıllarda bulunan oksalat ve fitat, demiri olduğu gibi, magnezyumu da bağlayarak emilmesini güçleştirir. Magnezyum adenozin trifosfat ihtiva eden üçbinden fazla enzimin, özellikle de fosfat transferi yapan enzimlerin kofaktörü olarak görev alır 3. Magnezyum bağımlı enzim sistemlerinden bir tanesi, hücre membranları arasındaki elektriksel gradienti düzenleyen membran pompasıdır. Bu nedenle magnezyum, elektriksel olarak uyarılabilen dokuların aktivitesinde önemli rol oynar 1-4. Ayrıca, magnezyum kardiyak kontraktilite ve periferik vasküler tonusun devamlılığının sağlanmasında önemli rolü olan düz kas hücrelerindeki kalsiyum hareketini de regüle eder 2. Sinirsel uyarıların transmisyonunda önemli rol oynayan tiamin pirofosfat kofaktör aktivitesi için magnezyum gereklidir ve bu da makromoleküler yapıyı stabilize eder 5. İnsan vücudunda magnezyumun dağılımı ve içeriği Tablo 1’de gösterilmiştir. Bir erişkinde ortalama 24 g magnezyum bulunur 1 mol veya 2000 mEq. Bunun % 1’inden azı plazmada, % 50’den biraz fazlası kemikte depolanmıştır ve plazmada bulunan magnezyuma dönüşemez. Magnezyumun geri kalanı intrasellüler alandadır. Normal plazma değerleri mEq/L mg/dl arasındadır. Plazmada bu kadar az bulunması, magnezyumun plazma miktarının, total vücut magnezyum depolarını gösteren bir indeks olarak kullanılmasını kısıtlamaktadır. Magnezyum eksikliği olan hastalarda, total magnezyum seviyeleri azalmasına rağmen plazma magnezyum seviyeleri normal olabilir. Ancak plazma magnezyum düzeyi, hipomagnezemisi ileri derecede olanlarda, azalmış vücut magnezyum depolarını yansıtabilir 5,6. Yapılan incelemelere göre, plazma magnezyum konsantrasyonunun devamlılığı büyük oranda diyetteki alım ile ve efektif renal ve intestinal atılımla ilgilidir ve muhtemelen parathormonun bir bölümü tarafından regüle edilir. Yedi gün boyunca alınan magnezyumdan fakir diyet ile renal ve fekal magnezyum atılımının herbiri yaklaşık olarak 1 mEq/24 saate düşer 7. Serum magnezyumunun % 70’i ultrafiltrasyona uygundur; kalan kısmı proteine bağlıdır. Kalsiyum gibi proteine bağlanan magnezyum da pH’ya bağımlıdır 8. Magnezyum, hormonların insülin, tiroid hormonları, östrojen, testosteron, DHEA, nörotransmitterlerin dopamin, katekolamin, serotonin, GABA, mineral ve elektrolitlerin iletilmesinde rol oynar 9. Hücre membran potansiyelini değiştirerek birçok hormonun, gıdanın ve nörotransmitterin alımını ve salınımını kontrol eder. Magnezyum, vücuttaki kalsiyum ve potasyumun akibetini belirler. Magnezyum eksikliğinde magnezyuma bağımlı bir enzim olan Na -K -ATPaz aktivitesi azalır ve hücrenin potasyum tutma kapasitesi düşer. Eğer Mg yetersiz ise potasyum ve kalsiyum idrarla kaybedilir ve kalsiyum yumuşak dokularda böbrekler, arterler, eklemler, beyin birikir. Paracellin-1 isimli bir gendeki mutasyonlar sonucu idrarla Mg++ ve Ca Tablo 1. Erişkinde magnezyum dağılımı Doku Tam ağırlık kg. Meganezyum İçeriği mmol Total Vücut Magnezyum % Kemik 12 530 53 Kas 30 270 27 Yumuşak doku 23. 193 19 Eritrosit 2 5. 0,7 Plazma 3 3 0,3 Total 70 kg 1001 mmol %100 kaybedilir, çünkü paracellin-1 Ca++ ve Mg++’un böbreklerdeki pasif reabsorbsiyonunu düzenler. Magnezyum hücreyi alüminyum, nikel, kadmiyum, civa ve kurşundan Mg konsantrasyonu mEq/L’nin > mg/dl üzerindedir. Semptomatik hipermagnezemiye magnezyum tuzları, antiasit veya purgatifler gibi Mg içeren ilaçlar alan ve renal rahatsızlığı olan hastalarda sıkça rastlanır. Hipermagnezemi nöromüsküler bileşkedeki asetilkolin salınımının inhibisyonu sonucunda nöromüsküler iletinin generalize bozukluğuna yol açar 10, membrana bağlı Ca++’un yer değiştirmesine neden olur, bu durumda asetil kolinin presinaptik salınımı inhibe edilir. Bunun sonucu olarak müsküler paralizi gelişir. Derin tendon refleksleri serum magnezyum seviyesi 10 mEq/L’ye ulaştığında kaybolur; hipotansiyon, respiratuar depresyon, uyuşma hipermagnezeminin ilerlemesi ile gelişir. 5-10 mEq/L serum konsantrasyonlarında EKG’de uzamış P-R intervali, genişlemiş QRS kompleksi ve artmış T dalgası amplitüdü görülür. Kan magnezyum düzeyi 12-15 mEq/L’yi mg/dl aşınca atrioventriküler ve intravetriküler iletim duraklamasına bağlı olarak kardiyak arrest oluşabilir 9.Serum Mg konsantrasyonu mEq/L’nin < mg/dl altındadır. Şiddetli hipomagnezemide serum Mg konsantrasyonu, intrasellüler Mg konsantrasyonunu veya kemik Mg depolarının durumunu yansıtmayabilir. Mg eksikliği, genellikle yetersiz alıma az ve düzensiz yemek yeme alışkanlığı, dengesiz beslenme, rejimler ve hazır yiyeceklere yönelmenin dışında düşük miktarda magnezyum taşıyan suların içilmesi, artan gereksinime büyüme, hamilelik, emzirme, yoğun zihinsel faaliyetler, fiziksel ve mental stres, alkol tüketimi, fosfatlarca zengin beslenme, yüksek tuzlu beslenme, magnezyum atılmasına neden olan ilaçların kullanılması, renal ve intestinal absorbsiyon bozukluğuna kronik ishal, malabsorbsiyon durumları, incebarsak rezeksiyonu, artan atılıma kronik alkolizm, diabetes mellitus, poliüri, laksatif kullanımı bağlıdır 11 Tablo 2. Hipomagnezemiyi; 1 Uzamış parenteral beslenme genellikle gastrik emilme ve diareye bağlı vücut sıvı kaybı ile kombine 2 Laktasyon artmış Mg ihtiyacı 3 Aldosteron, ADH veya tiroid hormonu hipersekresyonu, hiperkalsemi, diabetik asidozis, sisplatin veya diüretik tedavi tanımlar 12. Magnezyum eksikliğine bağlı bozukluklar komplekstir ve genellikle çok yönlü metabolik ve nutrisyonel rahatsızlıklara eşlik ederler. Düşük Mg seviyelerinin beyinde ağır metallerin birikmesine neden olarak Parkinson, multipl skleroz ve Alzheimer hastalıklarına yol açtığına dair deliller vardır. Yine ağır metallere maruz kalan ve total vücut magnezyumu düşük olan çocuklarda ağır metal toksisitesi yaparak öğrenme bozukluklarının etyolojisinde rol alır 13,14. Klinikte Mg eksikliği genel olarak; 1 Birçok sebepten kaynaklanan malabsorbsiyon sendromu; 2 Protein-kalori malnutrisyonu örneğin Kwashiorkor 3 Paratiroid hastalığı; paratiroid bezindeki tümörün çıkarılmasından sonra hipomagnezemi görülür; özellikle şiddetli osteitis fibrosa mevcutsa Mg hızla mineralize olan kemiğe transfer edilir. Mg eksikliği; hipoparatiroidili hastalarda vitamin D’nin tedavisinde görülen hipokalsemi rezistansını açıklayabilir 4 Kronik alkolizm; hipomagnezemi büyük bir ihtimalle hem yetersiz alım hem de aşırı renal salgıdan kaynaklanır. 5 Kronik diare 12-14.Magnezyum eksikliğinin klinik belirtileri, deneysel Mg tüketimi ile gönüllüler üzerinde en güvenilir biçimde tanımlanmıştır. Bu ortamda; anoreksi, Tablo 2. Total vücut magnezyumunu azaltan durumlar Endokrin İlaçlar Diyet Karbonhidratlar Beyaz şeker, un Kahve Sodalar kola tipi, diyet ve normal olanlar Sodyum Kalsiyum Yüksek seviyede alımı Mg absorbsiyonunu bloke eder Alkol Diğer bulantı, kusma, letarji, zayıflık, kişilik değişimi, tetani örneğin, pozitif Chvostek veya Trousseau belirtisi veya spontan karpopedal spazm, tremor ve kas fasikülasyonları olabilir Tablo 3. Nörolojik belirtiler; özellikle tetani, hipokalsemi ve hipokalemi oluşumu ile bağlantılıdır. Kas potansiyellerinde bozuk dalgalar elektromiyografide bulunur. EKG’deki bazı değişiklikler de hipokalsemi veya hipokalemi ile uyumludur. Deneysel olarak gözlenmese de, şiddetli hipomagnezemi çocuklarda generalize tonik klonik nöbetler oluşturabilir. Açıklanamayan hipokalsemi ve hipokalemi magnezyum eksikliği olabileceğini akla getirmelidir 14. Gebeliğe bağlı hipertansiyonu olanlardaki kalsiyum ve magnezyum bozukluklarından magnezyum eksikliğinin sorumlu olduğu bulunmuş, ve bu hastalarda magnezyum sülfat tedavisinin etkili olacağı tespit edilmiştir 15.Magnezyum eksikliğinde insülin rezistansı sık karşılaşılan bir klinik problemdir. Kelly 16 magnezyum, kalsiyum, potasyum, çinko, krom, vanadyum gibi minerallerin insulin rezistansı ile ilgili olduğunu ve bunu önlemede kullanılabileceklerini rapor etmiştir. Magnezyum eksikliği ile ilgili olduğu düşünülen hastalıklar; Alzheimer, anksiyete bozuklukları, Tablo 3. Magnezyum eksikliğine yol açabilecek muhtemel nedenler ve klinik bulguları Melatonin ve düşük Mg düzeyleri, insan temporal loblarındaki epileptiform aktivitenin eşik değerini düşürmektedir 19. Yapılan elektrofizyolojik çalışmalarda Mg eksikliğinde epileptiform bölge potansiyellerinin ortaya çıktığı görülmüştür 19. Bu potansiyellerin görülme sıklığı her vakada melatonin uygulanması sonucunda 10-100 nmol/L ilk değerinden nmol/L azalmıştır. Çocuklarda ve yeni doğanlarda hipomagnezeminin klinik etkileri araştırıldığında yeni doğanlarda sıklıkla rastlanan klinik bulgular diare 41 % prematüre doğumlar 24 % neonatal hepatitler 20 % respiratuar distres sendromu 5 % çocuklarda ise nöbet 30 % 16, renal hastalıklar 26 % metabolik asidoz 18 % idiyopatik apne 14 % taşikardi 10 % olarak tespit edilmiştir 20. Mg iyon seviyeleri beyaz hipertansiflerde normotansiflerden daha düşük olarak belirlenirken siyah hipertansiflerde normotansiflere göre önemli fark bulunmamıştır 21. Diyetteki Mg eksikliğine bağlı kardiyomiyopati geliştiği gösterilen bir çalışmada 22 Mg eksikliği olan hayvanların doğal bir antioksidan olan alfa tokoferol ile tedavisi yapılmış, lezyonların sayısında ve ölçüsünde belirgin azalma olmuştur. Bu bulgulara göre, kronik hipomagnezemi serbest radikallerin aşırı yapımına bağlı proinflamatuvar bir durumla sonuçlanmış, sonradan dokunun antioksidan kapasitesi yok olmuş ve oksidatif doku yıkımı meydana gelmiştir. Oksidatif hasar ve Mg eksikliği kardiyovasküler hastalıklara eşlik etmektedir. Mg eksikliğinin oksidatif hasarı destekleyip desteklemediği araştırılan akut miyokard infarktüslü hastalarda Mg düzeyinde, total glutatyon ve E vitamini seviyelerinde azalma ve serum malondialdehid düzeyinde artış gözlenmiştir. Sonuç olarak, Mg eksikliğinin oksidatif hasarı postiskemik miyokardiyuma dönüştürdüğü ve antioksidanların Mg eksikliğinin prooksidan etkilerine karşı rolü olabileceği ortaya konmuştur 23. Sudaki sertlik ile kardiyovasküler hastalık mortalitesi arasında bir ilişki kurulmuştur. Magnezyum ve kalsiyumdan fakir su içenlerde kardiyovasküler hastalığa yakalanma oranı daha fazladır. Amerika Ulusal Bilimler Akademisinin ülke çapında yaptığı Magnezyumun klinik önemi-Görmüş ve Ergene 73 Predispozan faktörler Klinik bulgular İlaç tedavileri Elektrolit anormallikleri Furosemid % 50 Hipokalemi % 40 Aminoglikozidler % 30 Hipofosfatemi % 30 Amfoterisin Hiponatremi % 27 Digitaller % 20 Hipokalsemi % 22 Sisplatin,siklosporin Kardiyak bulgular Diare sekretuar tip İskemi Alkol Aritmiler Diabetes mellitus Digital toksisitesi Akut MI Hiperaktif SSS sendromu *Parantez içindeki rakamlar eşlik eden hipomagnezemi oranlarını göstermektedir. MI Miyokard infarktüsü, SSS Santral sinir sistemi anjina, aritmi, astım, bağırsak bozuklukları peptik ülser, Crohn hastalığı, kolit, besin allerjisi, böbrek taşları, depresyon, fibromiyalji, hipertansiyon, hipoglisemi, insomnia, kalp hastalığı ateroskleroz, yüksek kolesterol ve trigliserit, konjestif kalp yetmezliği, kas krampları, kas zayıflığı ve yorgunluğu, konstipasyon, kronik yorgunluk sendromu, Lou Gehrig hastalığı, migren, mitral valv prolapsusu, miyopi Mg eksikliği olan anneden doğan çocuklarda, multipl skleroz, obezite, osteoartrit, osteoporoz, otizm, otoimmun bozukluklar, Parkinson hastalığı, primer pulmoner hipertansiyon, Raynaud hastalığı, romatoid artrit, sendrom X, serebral palsi Mg eksikliği olan anneden doğan çocuklarda, serebrovasküler olay, tip 1-2 diabet ve tiroid bozukluklarıdır düşük, yüksek ve otoimmün; düşük Mg T4’ü azaltır. Wistar albino ratlarda iskemi reperfüzyon grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında eritrosit Cu-Zn- SoD aktivitelerinin ve plazma Zn-Cu konsantrasyonlarının anlamlı derecede arttığı gözlemlenmiş Katalaz aktivitesinde ise belirgin bir düşme gözlenmiştir 17. Hem Mg eksikliği hem de oksidatif stres, yaşlanmada ve yaşla ilgili hastalıklarda patojenik faktörler olarak saptanmıştır. Bu iki faktör arasındaki bağlantı insanlarda çok açık olmamasına rağmen, deney hayvanlarında şiddetli Mg eksikliğinin oksidatif stresi artırdığı gösterilmiştir 18. Melatonin ve düşük Mg düzeyleri, insan temporal loblarındaki epileptiform aktivitenin eşik değerini düşürmektedir 19. Yapılan elektrofizyolojik çalışmalarda Mg eksikliğinde epileptiform bölge potansiyellerinin ortaya çıktığı görülmüştür 19. Bu potansiyellerin görülme sıklığı her vakada melatonin uygulanması sonucunda 10-100 nmol/L ilk değerinden nmol/L azalmıştır. Çocuklarda ve yeni doğanlarda hipomagnezeminin klinik etkileri araştırıldığında yeni doğanlarda sıklıkla rastlanan klinik bulgular diare 41 % prematüre doğumlar 24 % neonatal hepatitler 20 % respiratuar distres sendromu 5 % çocuklarda ise nöbet 30 % 16, renal hastalıklar 26 % metabolik asidoz 18 % idiyopatik apne 14 % taşikardi 10 % olarak tespit edilmiştir 20. Mg iyon seviyeleri beyaz hipertansiflerde normotansiflerden daha düşük olarak belirlenirken siyah hipertansiflerde normotansiflere göre önemli fark bulunmamıştır 21. Diyetteki Mg eksikliğine bağlı kardiyomiyopati geliştiği gösterilen bir çalışmada 22 Mg eksikliği olan hayvanların doğal bir antioksidan olan alfa tokoferol ile tedavisi yapılmış, lezyonların sayısında ve ölçüsünde belirgin azalma olmuştur. Bu bulgulara göre, kronik hipomagnezemi serbest radikallerin aşırı yapımına bağlı proinflamatuvar bir durumla sonuçlanmış, sonradan dokunun antioksidan kapasitesi yok olmuş ve oksidatif doku yıkımı meydana gelmiştir. Oksidatif hasar ve Mg eksikliği kardiyovasküler hastalıklara eşlik etmektedir. Mg eksikliğinin oksidatif hasarı destekleyip desteklemediği araştırılan akut miyokard infarktüslü hastalarda Mg düzeyinde, total glutatyon ve E vitamini seviyelerinde azalma ve serum malondialdehid düzeyinde artış gözlenmiştir. Sonuç olarak, Mg eksikliğinin oksidatif hasarı postiskemik miyokardiyuma dönüştürdüğü ve antioksidanların Mg eksikliğinin prooksidan etkilerine karşı rolü olabileceği ortaya konmuştur 23. Sudaki sertlik ile kardiyovasküler hastalık mortalitesi arasında bir ilişki kurulmuştur. Magnezyum ve kalsiyumdan fakir su içenlerde kardiyovasküler hastalığa yakalanma oranı daha fazladır. Amerika Ulusal Bilimler Akademisinin ülke çapında yaptığı bir araştırmada 24 suya eklenen kalsiyum ve magnezyumun kardiyovasküler ölüm oranını azaltabileceği tespit edilmiştir. İskemik kalp hastalarında, kardiyak aritmi teşhisi konulan hastalarda, diabetes mellituslu hastalarda, esansiyel hipertansiyonu olan hastalarda, hiperkolesterolemisi bulunan serum total magnezyum konsantrasyonu benzer düzeylerde olmasına rağmen, diabetiklerde ve aritmisi olanlarda iyonize Mg seviyeleri düşük bulunmuştur. Esansiyel hipertansiyonu olanlarda ise sağlıklı bireylere göre intra-eritrositer Mg seviyesinin anlamlı ölçüde yüksek olduğu görülmüştür. Bu durum esansiyel hipertansiyon saptanan hastalarda ileri sürülen Mg eksikliği teorisini desteklememektedir 25. Hücre içi magnezyum eksikliğinin nörolojik disfonksiyonu ve sıçanlarda beyin hasarının ardından ölüm oranını artırdığı ortaya konmuştur. Mg hem kalsiyum kanal blokeri hem de NMDA reseptör antagonisti olarak görev almaktadır. MgSO4’ın iskemik ve travma nedeniyle oluşan nöronal hasarı önlediği gösterilmiştir 26,27. Deneysel omurilik iskemisinden sonra da Mg tedavisi nörolojik disfonksiyonu iyileştirmiştir. Mg’un nöroprotektif etkisi kan akımının artışını vazodilatasyon yaparak sağlaması ile, hücre içi Ca birikimini önleyerek hücre ölümünü önlemesi ile ve hiperglisemik etkisiyle nöronları koruması ile açıklanmaktadır 26,27. Deneysel çalışmalar, hücre yoğunluğunda ortalama % 16’lık artış sağlayan magnezyumun, glutamatın neden olduğu glial hücre ölümünü tam olarak önleyememekle birlikte olayı etkileyen çok sayıda faktörden biri olabileceğini ortaya koymaktadır 28. Egzersiz de kan magnezyum seviyesini azaltabilir. Bu durum potansiyel stres etkisine, egzersiz sırasındaki terlemeye ve idrar ile atılımına bağlıdır. Mg eksikliğinin fiziksel performansı düşürebileceği gösterilmiştir 29. Bu amaçla, son zamanlarda sporcuların performansını artırmak için Mg verilmesi önerilmektedir 29. Hipomagnezemi hastane populasyonlarında da şaşırtıcı olarak yaygındır ve akut vakalarda kronik olanlara göre daha fazla rastlanır 30,31. Fakat sıklıkla fark edilmez ya da gözden kaçar. Eksiklik hipokalemi veya hipokalsemi ile sonuçlanabilir. Miyokardiyal Mg kaybı mitokondride miyokardiyal hücre ölümüne yol açan sodyum ve kalsiyum akımı ile sonuçlanabilir. Dolayısı ile düşük Mg konsantrasyonu çok çeşitli klinik durumların sebebi olabilir 32. Magnezyum seviyeleri arttığında glikojenolizi ve laktat oluşumunu bloke eder. Ayrıca yüksek enerjili fosfat bileşiklerinin yıkımını azaltarak adenozin difosfat, adenozin monofosfat ve inorganik fosfat artışını da engeller. Magnezyum voltaj kanallarına da etki ederek hücre içine kalsiyum girişini bloke eder. Magnezyumun nöral iskemi üzerinde koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir 33. Mg kaybına her zaman hipomagnezemi eşlik edemeyebileceği için Mg kaybı hipomagnezemi incelemelerinde gösterilenlerden daha yüksektir ve son tıbbi uygulamalar arasında en yetersiz teşhis edilmiş elektrolit anormalliği olarak tanımlanır. Ama yine de Mg vücuttaki bütün sistemler için son derece koruyucu ve önemli bir elementtir Sonuç olarak, magnezyum sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağladığı için “Anti-stres minerali“ olarak da bilinir. Bu hayati mineral vücudumuzun vitamin C, kalsiyum, fosfor, sodyum ve potasyumu daha etkili bir şekilde kullanabilmesi için gereklidir. Kalp damarlarının esnekliğini sağlayarak kalp krizlerini önleyici etki gösterirken, damar genişletici özelliği kan basıncını azaltır. Düşük magnezyumlu diyet, fazla tuz alımı, alkol ve tiazid grubu diüretiklerin kullanımı magnezyumun idrarla atılımını artırarak bu elementin vücuttaki miktarını düşürür. Kaynak Gormus I Z,Ergene klinik önemi Genel Tıp Derg 2003;12269-75 Son yıllarda birçok ülkede alternatif doğum yöntemlerinden biri olan “Suda Doğum” gebelere bir doğum seçeneği olarak sunulmaktadır. Suda doğum; bebeğin su altında doğumu anlamına gelmektedir. İlk suda doğum 1805 Fransa’da gerçekleşmiş olup, sonrasında Rusya’da başlamış, 1970’li yıllarda Dr. Michel Odent’in doğum havuzlarını kullanması ile tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Türkiye’de ise ilk suda doğum 1993 yılında gerçekleşmiştir. Doğumun birinci ve ikinci evresinde kullanılan suyun doğum ağrısını azaltma , doğum süresini kısaltma, epizyotomi ve perineal yırtıkları azaltma ve anne memnuniyeti artırma gibi yararları olduğu bilinmektedir. Öte yandan, suda doğumun anne ve bebek üzerindeki risklerine ilişkin özellikle pediatri derneklerinin yayınları bulunmakta olup, bunun diğer doğum seçeneklerinden daha fazla olmadığı, bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu bildirilmektedir. Amacımız; doğum ağrısı yönetimi çerçevesinde suda doğum hakkındaki güncel ve kanıt temelli bilgileri okuyuculara aktarmaktır. Suda doğumun; şartlar hazırlanıp, uygun vakalar seçildiğinde gebelere sunulabilecek doğal bir yöntem olduğu açıktır. Ülkemizde sınırlı olan suda doğum imkanlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir TANIM Yaşam kaynağı olan su, rahatlık, temizlik ve huzur anlamlarına gelir. İnsanın su ile birlikteliğinin en iyi örneklerinden olan, uterusta amnion sıvısı ile dolu bir ortamda yaşama başlayan üç günlük embriyonun %97’si, yetişkin bir insan vücudunun ise %50-70’i sudan oluşur. THALES tarafından da vurgulandığı gibi “ her şeyin özü olan suyun”Hidroterapi su ile tedavi amacı ile gevşetici ve rahatlatıcı etkileri nedeni ile uzun yıllardır alternatif bir doğum yöntemi olarak gebelere seçenek olarak sunulmaktadır. Bu kapsamda suda doğum water birth; doğumun herhangi bir evresinde gebenin suda bulunması veya su içinde doğumunu gerçekleştirmesi anlamında yandan suda doğum; bebeğin su altında doğumu anlamına gelmekte olup,suda doğan bebeklere de su bebekleri water baby denilmektedir. Suda gerçekleştirilen doğumlar, hastanede ya da evde özel kurulanhavuz veya küvetlerde yapılmaktadır. TARİHÇE İnsanlar ilk çağdan itibaren suyun terapötik etkisinden faydalanmışlardır. Hidroterapi özellikle ağrıları azaltma ve rahatlama amacı ile birçok hastalığın tedavisinde kullanılmıştır. Bu etkinin normal doğumlarda da kullanılabileceği fikri de oldukça eskilere dayanmaktadır. İlkel toplumlarda kadınların nehir ve göl kenarlarında doğum yaptıkları, eski Yunan ve Mısır, Pasifik adalarında suda doğum hikayelerinin anlatıldığı, Mısır’da ise suda doğum tasvir eden kaya resimlerinin olduğu bilinmektedir. Londra’da 1723 yılında basılan “Water Cures Su ile Tedavi” adlı kitapta da suyun doğum esnasındaki faydalarından bahsedilmektedir. İlk suda doğum 1803’de Fransa’da, kırk sekiz saat süren bir doğumda annenin rahatlamak için sıcak banyoya girmesi ve burada doğumun olmasıdır. Bu doğum “Societe of Practical Medicine of Montepoellier” de rapor edilmiştir. Bu konudaki ilk bilimsel çalışmalar ise 1960’lı yıllarda Rus Igor Tjarkovsky ile başlamış ve Erik Sidenbladh’ın suda doğum ve suda eğitim alan çocuklar ile ilgili “Water Babies A Book About Igor Tjarkovsky and His Method for Delivering and Training Children in Water” adlı kitabı çok ilgi çekmiştir. 1970’li yıllarda Fransız Dr. Michel Odent’in hastane ortamında doğum havuzlarını kullanması ile de yaygınlaşmıştır. Konu ile ilgili ilk makale 1983 yılında Odent tarafından Lancet dergisinde Fransa’da Dr Frederick Leboyer’in “Birth Without Violence-Şiddetten Uzak Doğum” vurgusu ile yenidoğanın doğum travması ve korkusu olmaksızın dünyaya gelmesinde ön koşul olan doğumun sessiz bir atmosferde ve sıcak bir ortamda gerçekleşmesinin önemi vurgulanmış olup; Amerika’da, 1985’li yıllarda Dr. Michael J. Rosenthal Kaliforniya’da bir suda doğum merkezini kurmuştur. Amerika’da suda doğumun popüler olmasının ardından 2004 yılında, ABD Gıda ve İlaç İdaresi FDA taşınabilir doğum havuzlarını tıbbi cihazlar kategorisinde sınıflandırmış, standartları belirlemiştir. Öte yandan, İngiltere’de Genel Sağlık Komitesi Birliğinin “Her doğum servisinde bir doğum havuzu olması gerektiği” yolundaki önerileri ile geniş çaplı araştırmalar başlatılmış olup, 1994 yılında, Kadın Hastalıkları Royal Koleji RCOG ve Ebeler Royal Koleji RCM tarafından suda doğum protokolleri yayınlanmış olup, halen güncellenerek kullanılmaktadır. Günümüzde başta İngiltere olmak üzere Avrupanın birçok ülkesinin yanı sıra, Kanada, Brezilya, Avusturalya ve Yeni Zelanda gibi birçok ülkede suda doğumun uygulandığı bilinmektedir. Amerika’da Barbara Harper’ın başını çektiği suda doğuma ilişkin “Gentle Births Choices” adlı kitap ve DVD’ler yayınlamıştır. İngiltere’de ise Aktif Doğum Hareketi’nin de kurucusu olan Janet Balaskas suda doğumun yaygınlaşmasında önemli rol ilk suda doğum 1993 yılında İstanbul’da yıllarda ülkemizde bazı özel hastanelerde hekim ve ebeler suda doğumu ailelere bir seçenek olarak sunmuş olup; kamu hastanelerindeki ilk suda doğum uygulamasının ancak 2005 yılı itibari ile “Sağlık Bakanlığı Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eği- tim ve Araştırma Hastanesinde” kurulan “Suda Doğum” ünitesi ile başladığını görmekteyiz. İlaveten, küçük bir ilçe hastanesi olan Akçakoca Devlet Hastanesinde de suda doğum havuzlarının kullanılması ile ilgili haberler basında da yer almıştır. Bunu suda doğum konusunda bilgi ve becerisi olan bir hekimin göreve başlamasına bağlayabiliriz. Bu da bize suda doğumla ilgili bilgi ve deneyimi olan hekim ve ebe/hemşirelerimizin sayısı artıkça daha nazik daha güzel doğumlar olabileceğini ve suda doğum sayısının artabileceği fikrini vermiştir. Suda doğumla ilgili ilk bilimsel makale ülkemizde Zekiye Karaçam tarafından kaleme alınmıştır. Ardından 1999 yılında Marmara Üniversitesinde Prof. Dr. Nuran Kömürcü danışmanlığında İlknur Ovalı Yıldızoğlu tarafından yüksek lisans çalışması tamamlanmıştır. Öte yandan suda doğum oranlarına bakıldığında; İngiltere’de doğumların yaklaşık %1’inin suda gerçekleştiği, Amerika Birleşik Devletleri istatistiki verilerinde yer almadığı için suda doğum oranı bilinmemekle birlikte, 2001 yılında ABD’de yapılan araştırmada en az 143 doğum merkezinde suda doğum seçeneğinin bulunduğu bildirilmektedir. Yine ABD’de 2009’da yapılan pilot suda doğum programları sonrası 2010’da yaklaşık 250 hastanede yapıldığı Kadın Sağlığı konferansında sunulmuştur. Benzer olarak İngiltere’de suda doğuma ilişkin 1992 yılında yayınlanmış olan rapor Winterton Report ile tüm doğum kliniklerinin suda doğum uygulamasına uygun hale getirilmesi öngörülmüş olup, günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. İngiltere’de Nisan 1994 ile Mart 1996 tarihleri arasında yapılan bir çalışmada suda doğum oranı % olarak bulunmuş olup bunun %9’u evde doğumdur. Bu bağlamda bir doğum merkezi, doğum sırasında su kullanan kadınların %80’e vardığını rapor ederken diğeri bu oranı %79 olarak belirtmektedir. Verilerden anlaşılacağı üzere doğum sırasında su kullanımında geniş bir değişkenlik olduğu görülmektedir. Ülkemizde sağlıklı bir istatistik veriye ulaşmamakla birlikte Ankara Zekai Tahir Burak Hastanesinde bugüne dek beş yüze yakın suda doğum olduğu tahmin edilmektedir. AVANTAJLARI Doğumda suyun kullanımının pek çok avantajı vardır. Bu avantajlar, anne, bebek, ailenin diğer üyeleri üzerine olan olumlu etkiler olarak sıralanabilir. Literatürde suda doğuma ilişkin yapılan kanıt temelli en kapsamlı çalışmalardan biri Cluett and Burns Cochrane veri tabanını kullanarak yaptığı 3243 kadını içeren sistematik derlemesidir. Burada incelenen çalışmaların dokuzunda doğumun birinci evresinde erken ve geç sudan yararlanma ile ilgili çalışma yapılmış, iki tane- sinde birinci ve ikinci evrede suda doğum kullanılmış, bir tanesinde ise ikinci evrede suda doğum ile kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar; suda doğum uygulamasının, vajinal doğuma göre epidural, spinal veya paraservikal analjezi gereksinimini anlamlı derece azalttığı, doğumun birinci evresinin süresini kısalttığı anne memnuniyetini artırdığı, hiçbirinde mortalite ve morbidite veya respiratuar komplikasyonların görülmediği, suyun maternal ve yenidoğan enfeksiyonunun da herhangi bir artış yapmadığı, yenidoğanın 5. dakika Apgar skorunda herhangi bir fark görülmediği belirtilmektedir. Yine ilk dokuz randomize kontrollü çalışmada perineal travma, yırtık, müdahaleli doğum ya da sezaryen açısından yapılan meta analizde kontrol grubuna oranla farklılık olmadığı, doğumun birinci evresinde yararlanılan suyun ya da suda doğumun fetüs, yenidoğan ve gebe üzerine oluşabilecek olumsuz etkileri arttırdığına ilişkin hiçbir kanıt olmadığı bildirilmiştir. Son olarak, doğumun üçüncü evresinin suda geçirilmesine ya da farklı tipteki havuz ve küvetlerin kullanımının değerlendirilmesine ilişkin hiçbir çalışmaya rastlanmadığı belirtilmiştir. Benzer şekilde, Liu ve ark. tarafından yapılan çalışmada doğumun birinci evresinde suda doğum uygulaması yapılan gebeler ile geleneksel doğum yapan gebeler, ağrı VAS puanı, doğum şekli, kanama miktarı, Apgar skoru, yenidoğanın yoğun bakıma alınma durumu, postpartum 42. günde pelvik taban disfonksiyonu ve stres üriner inkontinans SUI semptomları açısından karşı-laştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar, doğumun birinci evresinin suda geçirilmesinin, ağrıyı azalttığı 3 cm servikal dilatasyondan sonraki 30. ve 60. dakikada, sezaryen oranını düşürdüğü, postpartum 42. günde SUI semptomlarını azalttığını göstermiştir. Apgar skorları ile maternal ve neonatal kültür sonuçlarının ise her iki grupta benzer bulunmuştur. İsviçre’de 513 kadın üzerine yapmış oldukları prospektif gözlemsel çalışmada da, suda doğum yapan, birinci evrede suda kalan ve vajinal doğum yapan olmak üzere üç ayrı grupta, maternal ve fetal enfeksiyon oranı, obstetrik sonuç parametreleri ve ilgili laboratuvar parametreleri karşılaştırılmıştır. Anne ve yenidoğan enfeksiyon oranının, Apgar skoru, arteriyel ve venöz pH, yenidoğan yoğun bakım ünitesine kabul oranı gibi diğer fetal sonuç parametreleri ve laboratuar parametrelerinin gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermediği ve maternal enfeksiyon saptanmadığı gözlenmiştir. Obstetrik sonuç parametrelerinde ise daha az analjezi kullanımı, doğumun birinci ve ikinci aşamasının kısalması, suda doğumda epizyotomi oranının az görülmesi gibi olumlu sonuçlar saptanmıştır. Sonuç olarak; suda doğumun, geleneksel doğuma alternatif değerli bir seçenek olduğu, maternal ve fetal enfeksiyon oranı açısından geleneksel doğumla karşılaştırılabilir olduğu belirtilmiştir. Yeni Zellanda’da suda doğum yapan kadınların hikayelerinin analiz edildiği bir çalışmada, suda doğum yapan kadınlar, suyun kendilerini gereksiz müdahalelerden koruduğunu, kendilerine özel alan yarattığını, bir yalıtım görevi gördüğünü, hareket özgürlüğü sağladığını, kendilerini konforlu, rahat hissettirdiğini, doğum ve doğum ağrısına karşı olan korkularını azalttığı, ağrı ile baş edebildikleri ve odaklanabildikleri ve kendi kendilerine doğum yapabildiklerini ifade etmiştir. Ülkemizde suda doğuma ilişkin yapılan çalışmada ise, konvansiyonel vajinal doğum ve epidural analjezi ile vajinal doğum yapanlarla kıyaslandığında; suda doğuranlarda, doğumun özellikle 2. ve 3. evrelerin çok kısalmış olduğu, VAS skorlarının düştüğü, analjezi ve oksitosin ihtiyacınnın belirgin olarak azaldığı, epizyotomi oranın daha düşük bulunduğu bildirilmiştir. Bu çalışma sonuçlarını incelediğimizde anneye ve bebeğe yönelik olumlu etkileri şu şekilde sıralayabiliriz; ANNEYE YÖNELİK AVANTAJLARI ANNEYE YÖNELİK AVANTAJLARI Doğumda kullanılan ılık su, kasları gevşetmekte, adrenalini düşürüp, endorfin hormonunun açığa çıkmasına ve yükselmesine neden olup, ruhsal rahatlama sağlamaktadır. Kasların gevşemesi, hormonların değişimi,suyun kaldırma kuvvetinin birleşimi ile uterusa giden kan miktarı artmakta, uterusun kasılmaları daha az ağrılı olmaktadır. Bu durum, doğum eyleminde uterusun daha iyi kasılmasına, doğum sürecinin daha kısa olmasına ve anne memnuniyetinin artmasına yol açmaktadır. Bu olumlu etkileri sıralayacak olursak; Ilık su içinde perine rahat gevşer, doğum süresi kısalır. Suyun kaldırma kuvveti etkisi, annenin vücut ağırlığını azaltır. Su içinde hareket özgürlüğü ve pozisyon değiştirme olanağı sağlar. Doğum ağrıları ile daha rahat baş edilebilir ve kadın ağrıları daha az hisseder. Doğumda ilaç/analjezi kullanımı ve müdahaleler azalır. Doğuma odaklanması kolaylaşır. Epizyotomive perineal hasar görülme oranı azalır. Anne rahatlığı ve memnuniyeti artar. Gebenin doğuma aktif katılımı sağlanır. Sezaryen oranları düşer. Gebe ile eşi özel, yeni olumlu bir doğum deneyimini paylaşır. BEBEĞE YÖNELİK AVANTAJLARI BEBEĞE YÖNELİK AVANTAJLARI Suda doğum anne gibi bebeği de olumlu olarak etkiler. Bebek uterus içindeki ılık su kesesinden ılık su havuzunda annesinin kollarına yumuşak bir geçiş yapar. Kendini güvende hisseder. Annenin rahat doğumu, bebeğinde rahat doğmasını sağlar. Anne karnında amnion sıvısı içindeki bebek, tekrar sıvı ortama ve annesinin kollarına geldiğinden dolayı terk edilmişlik ve panik duygusu yaşamaz. Bebek ilaç ya da müdahaleli doğumların yan etkilerinden korunmuş olur. Yer çekiminin suda azalması, annenin oturarak doğum yapması, akıcı bir doğum yaşanması bebeğin beyin hücrelerinin zarar görmesini engeller. Anne, baba, diğer kardeşler dahil tüm aileyi etkileyen olumlu bir doğum deneyimi ,bebeğin hayatını da pozitif yönde etkiler. DEZAVANTAJLARI Literatürde yapılmış olan bazı çalışmalar suda doğumun anne ve yenidoğan açısından potansiyel komplikasyonları olabileceğini vurgulamaktadır. Bu olumsuz etkileri sıralayacak olursak; ANNEYE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI Annede hipertermi, dehidratasyon Enfeksiyon Postpartum kanama Su embolisi BEBEĞE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI BEBEĞE YÖNELİK DEZAVANTAJLARI Solunum güçlüğü, Konvülziyon, Hipoksik iskemik ensefolapati Neonatal enfeksiyonlar Su ile bulaşan Fetal taşikardi, hipertermi Neonatal polisitemi, hiponatremi Kord rüptürü neonatal hemoraji ile birlikte Su yutma/boğulma Fetal/neonatal ölüm Özellikle pediatri hekimleri ve derneklerinin suda doğumun neonatal olumsuz etkileri üzerine görüşleri yer almaktadır. Bu çalışmalardan bazılarını inceleyecek olursak; Pinette ve ark. yapmış oldukları çalışmada; suda doğum ile ilişkili olası komplikasyonlar olarak; suda boğulma, neonatal hiponatremi, su ile bulaşan neonatal enfeksiyon, neonatal hemoraji ile birlikte görülen kordrüptürü, hipoksik iskemik ensefalopati ve yenidoğan ölümünü bu çalışmaların, suda doğumlar ile suda olmayan doğumları kıyaslayamadığı ve iyi tanımlanmış olmadığı bildirilmiştir. Ayrıca çalışma sonucunda, suda doğum düşünen kadınlara, bilinçli bir karar verebilmeleri için, suda doğumun potansiyel zararlarını da içeren dengeli bir bilgi ve danışmanlık verilmesi gerektiği, suda doğumun güvenirliliği ile ilgili sonuçların kafa karıştırıcı olduğu, yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yetersiz olduğu, fetus/yenidoğan üzerine olası zararlı etkilerini belirlemek için geniş kapsamlı bir randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir. Öte yandan, Avustralya’da suda doğuma ilişkin yapılmış en geniş çalışma özelliği olan bir kohort çalışmada, on yıla 2000-2009 yılları arası ait doğumlar retrospektif olarak incelenmiş, doğumun ikinci evresinde suda doğum yapan gebeler ile yapmayan gebeler maternal ve neonatal sonuçlar açısından karşılaştırılmışlardır. İki grup arasında doğumun birinci ve ikinci evresi süresi, doğum sonu kan kaybı açısından fark bulunmaz iken, suda doğum yapanlar da hiç epizyotomi açılmamıştır. Suda doğan bebeklerin hiçbirinin 1. Dakika Apgar skoru 7 ya da altında bulunmaz iken, 5. Dakika Apgar skorları her iki grupta benzer bulunmuştur. Suda doğan sekiz bebek çocuk bakım odasına gönderilmiş olup bunlardan üçü beslenme güçlüğü çekmiş ancak bu bebeklerin hepsi daha ileri bir bakıma ihtiyaç duymadan zamanında evlerine taburcu edilmiştir. Young ve Kruske yayınlamış oldukları diğer bir çalışmada, suda doğuma ilişkin yapılmış araştırmaları incelemişlerdir. Bu inceleme sonucunda, literatürde yer alan suda doğuma ilişkin karşıt görüşlerin kanıt temelli olmada yetersiz kaldığını ve kadınların suda doğum yapmasını engelleyici girişimciler için yeterli olmadığının ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Ayrıca, ülkedeki sağlık ile ilgili komisyonların kadınların güvenliğinden ve efektif suda doğum seçeneğine ulaşabilmeleri için gerekli önlemleri almadan sorumlu olduklarını yandan, Amerikan Pediatri Akademisi Fetüs ve Yenidoğan Komitesi 2005 yılında yaptığı açıklamada suda doğumu desteklemediklerini bildirmişlerdir. Ardından, ACOG Amerikan Jinekoloji ve Obstetri Derneği ve Amerikan Pediatri Akademisinin 2014 yılında yayınlamış olduğu komite görüşü incelendiğinde; öncelikle, suda doğum ile ilgili yapılmış çalışmaların sınırlı sayıda olduğu, küçük gruplarda yapıldığı, kanıt temelli çalışmalara çok fazla rastlanmadığı, suda doğum destekleyen araştırmaların genellikle retrospektif ve bir doğu merkezindeki deneyime ait çalışmalar olduğu, kişisel deneyim ve gözleme dayalı bulunduğu, makalelerin bilimsel açıdan yeniden değerlendirme şansı az olan çalışmalar olarak nitelendirildiği bildirilmiştir. Ayrıca suda doğumun fizyolojik avantajlarına ilişkin gerek insanlar üzerinde gerek hayvanlar üzerinde yapılmış herhangi bir çalışma bulunmadığı, sıklıkla çalışmaların suda doğum şeklinde geçse de sonuç ve etkileri bakımından birinci evre ve ikinci evre sonuçlarının değişkenlik gösterdiği, bunun sebepleri arasında çalışmalarda suda doğumda kalış süresini farklı, kullanılan havuz ya da kūvetin, suyun derecesinin, derinliğinin farklılığı gibi etkenlerin rol oynadığı ifade edilmiştir. Bu nedenle suda doğuma ilişkin çalışmalardan elde edilen verilerin etkisinin sınırlı olduğu ve genellenemediği vurgulanmıştır. Bu bağlamda Cochrane veritabanı tarafından 2009 yılında yapılan bir 3243 kadını içeren randomize kontrollü on iki çalışma sonuçları dikkate alınmış ve incelenmiş fakat RCT çalışmanın sonuçlarının tutarsız olduğuna dikkat çekilmiştir. Bunun gerekçesi olarak ACOG elde edilen suda doğuma ilişkin olumlu ve anlamlı sonuçların suda doğum ile birebir ilişkili olduğunu söylemenin güç olduğunun başka faktörlerin de etkili olabileceğinin vurgusu yapılmış, bireysel ya da Cochrane veri tabanındaki çalışmaların hiçbirinde yenidoğana ilişkin yararlarından bahsedilmediğinden söz edilmiştir. ACOG özetle, doğumun birinci evresinde sudan yararlanılması doğumda ağrı veya anestezi kullanımını azaltma ve süreyi kısaltma yönünde olumlu sonuçlarla ilişkili olsa da, perinatal sonuçları olumlu etkilediğine dair bir kanıt olmadığını bildirmektedir. Doğumun birinci evresinde suyun kullanımının engellenemeyeceğini, ikinci evrede güvenli ve etkili suda doğumun henüz kanıtlanamadığı, özellikle suda doğumun maternal ve fetal yararlarının ilişkilendirilemediği bildirilmektedir. Bu gerçekler ve yenidoğanda nadir fakat ciddi yan etkilerin olduğu vaka raporları göz önüne alındığında, doğumun ikinci aşamasında suda doğum uygulaması sadece uygun tasarlanmış klinik araştırma kapsamında, aydınlatılmış onam alınarak yapılmalıdır şeklinde görüş bildirmiştir. Suda doğumun doğumun birinci evresinde kullanılabilmesi için doğum yapacak adayların seçimi, küvet ve havuzların bakım ve temizliği, enfeksiyon kontrol prosedürleri, anne ve fetüsün suda iken uygun aralıklarla monitorizasyona ilişkin kesin protokollerin oluşturulması, kadınların sudan çıkarılmasını gerektirecek acil maternal veya fetal komplikasyonların ne olduğunu belirten bir protokol hazırlanması gerekliliğini vurgulamıştır. Benzer şekilde, İspanya Pediatri Derneği, İspanya Neonatoloji Derneği ve İspanya Kadın Hastalıkları ve Doğum Derneği Perinatoloji Bölümü’nün suda doğuma ilişkin yayınladıkları görüşte; İngiltere ve Amerika’daki birliklerin görüşleri, elde edilen yayınların incelenmesi sonucunda, suda doğumun sadece kontrollü klinik çalışmanın bağlamında düşünülmesi gerektiği bildirilmiştir. Bunun nedeni olarak da suda doğumun, yenidoğan sağlığı üzerine herhangi bir yararı olduğu ya da güvenli olduğuna dair yeterli veri olmaması ile bilimsel kanıt eksikliğinin olması, ciddi komplikasyon veya fetal ölüm ile belgelenmiş klinik vakaların varlığının bulunması taraftan, İngiltere’de “RCOG” ve “RCM” komplikasyonu olmayan tüm sağlıklı gebelerin suda doğum yapmalarını kapsamda, İngiltere’de 1992 yılında yayınlanmış olan “Winterton Report” adı verilen rapor ile tüm doğum kliniklerinin suda doğum uygulamasına uygun hale getirilmesi öngörülmüş olup, suda doğum yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Sonrasında, İngiltere’de “RCOG” ile “RCM”, 2006 yılında suda doğuma ve komplikasyonsuz sağlıklı gebelerin doğumuna ilişkin bir klinik rehber yayımlamış olup,2012 yılında bu rehber “RCM” tarafından güncellenmiştir. Suda doğumun olumlu etkilerine ilişkin bilgilerin yanı sıra ebelerin suda doğum konusunda eğitim almaları, RCOG/RCM’nin 2006 yılında yayınladığı protokol çerçevesinde uygulamalarını yürütmeleri gerektiği bildirilmektedir. İngiltere’de National Institute for Health and Clinical Excellence NICE 2014 tarihli yayınladığı rehberindeki kanıt bildiriminde, suda doğumun doğum ağrısı ve bölgesel analjezi kullanımını azalttığı, diğer doğumlarla kıyaslandığında suda doğumun olumsuz sonuçları ile ilgili anlamlı farklılıklar yarattığına dair kanıt olmadığı, doğumda suyun kullanım zamanı ile ilgili, suda doğum için hijyen koşulları ve tedbirlerine ilişkin, özellikle doğumun ikinci evresinde su kullanımının neonatal sonuçlar üzerinde etkisi ile ilgili yeterli kanıt bulunmadığı bildirilmiştir. Ülkemizde suda doğuma ilişkin yapılan bir çalışmada, konvansiyonel vajinal doğum ve epidural analjezi ile vajinal doğum yapanlarla kıyaslandığında suda doğuranlar arasında yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ve Apgar skorları açısından fark bulunmadığı, çalışma dönemi boyunca hiç yenidoğan ölümü veya yenidoğan enfeksiyonu saptanmadığı bildirilmiştir. Yine ülkemizde suda doğumun yenidoğan sonuçlar üzerine yapılan bir diğer çalışma sonucunda, belirli koşulların sağlanması koşulu ile suda doğumun yenidoğanlar için güvenli bir yöntem olduğu belirtilmiştir. Özetle, literatürde yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yetersiz olduğu, fetus ve/veya yenidoğan üzerine olası zararlı etkilerini belirlemek için geniş kapsamlı bir randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulduğu, yukarıda belirtilen dezavantajların hiçbirinin diğer doğumlara oranla suda doğumlarda daha fazla görüldüğü ya da suda doğuma bağlı olarak geliştiğine dair kesin bir kanıtın bulunmadığı yapılan çalışmaların tümünde bildirilmektedir. SUDA DOĞUM YAPMA KOŞULLARI KİMLER SUDA DOĞUM YAPABİLİR? Gebelere alternatif bir doğum seçeneği olarak sunulan suda doğumu yapabilecek gebelerde bir takım koşullar yer almaktadır. Bu koşulların bazıları pratikte farklılık gösterse de suda doğum yapma koşulları şu şekilde sıralanabilir Öncelikle anne adayı suda doğum isteğini belirtmiş ve doğumunu yaptıracak kişiye onay vermiş olmalı, Gebelik haftası 37. hafta ve üzeri olan riskli olmayan gebelikler gebeliğin ilk günden itibaren izlenmiş olmalı ve eğitimlere katılmalıdır, Sistemik hastalığının bulunmaması, Evde yapılacaksa hastaneye en fazla 45 dakika uzaklıkta olması, Servikal dilatasyon en az 4-5 cm olmalı, Tek fetus olmalı, çoğul gebelik Tercihe bağlı Uterus kontraksiyonları düzenli ve güçlü olmalı, Vajinal kanaması olmamalı, HIV/ AIDS hastalığı olmamalı, Tercihe bağlı Amniyotik mayi mekonyumlu olmamalı, Fetal distress olmamalı, Makat geliş olmamalıdır Tercihe bağlı Önceden sezaryen olan gebeler olmamalıdır Tercihe bağlı İngiltere’de RCOG ve RCM komplikasyonu olmayan tüm sağlıklı gebelerin suda doğum yapmalarını desteklemektedir. Pozitif B grubu streptokok taşıyıcılığının suda doğum için kontrendike değildir. KİMLER SUDA DOĞUM YAPAMAZ? Doğum Öncesinde Gebelkte annenin ateşi 38 C üzerine çıkması herhangi bir enfeksiyon olması, Amnionitis, Fetal distres, Herhangi bir riskli durum nedeni ile takip edilen gebeler, Travayda ilaç ve aneztezi uygulanan gebeler, Amnion sıvıısında mekonyum bulunması gibi durumlarda suda doğum önerilmez. Doğumda Malprezentasyon, Baş Pelvis uygunsuzluğu Makrosomi hikayesınin olması, İntrauterın gelişme geriliği Dr ebe hemşirenin yaptığı muayene bulgularına göre suda doğuma uygun görmemesi gibi durumlarda suda doğum önerilmez. SUDA DOĞUMDA KULLANILACAK MALZEMELER 1. Kalıcı Jakuzi tipi ya da Taşınabilir portable Havuz seti 2. Suda kullanılabilecek doppler aqua sonical 3. Termometre yüzer tip 4. Seyyar tip havuz boşaltma pompası dalgıç pompa ve musluk/hortum adaptörü 5. Hortum yeterli uzunlukta 6. Omuza kadar uzanan eldivenler veteriner tip 7. Su geçirmez Kıyafet/önlük/gözlük dr ve ebe kullanacak 8. Süzgeç suyu temizlemek için 9. Ektra havlu ve battaniye 10. Sabun suya girmeden yıkanmak için 11. Havuzu temizlemek için solüsyon 12. Pamuk, Tampon, steril gazlı bez ve ped 13. Böbrek küvet 14. Derece anne ve bebeğin ateşini ölçmek için 15. Isı kaynağı 16. Işık kaynağı/seyyar halojen lamba 17. Doğum seti 2 klemp, 1 makas 18. Aspiratör, Oksijen tüpü, tıbbi ilaçlar acil durumlar için Suda doğumda genellikle Polivilin PVC ve fiberglas malzemeden üretilmiş olan Kalıcı jakuzi tip ve Taşınabilir Portable olmak üzere iki tip havuz kullanılır. 1Kalıcı Jakuzi Tip Bu havuzlar hastanelerde kuruludur. Doğumun birinci ve ikinci evresinde de kullanılabilir. Suda doğum havuzları hazır bulundurulmalı ve 24 saatte bir boşaltılmalı ve havuz temizlenip tekrar doldurulmalıdır. Kullanılan su çeşme suyudur. Bazı doktor ve ebeler tuzlu suda doğumun daha emniyetli olabileceğini önermektedir. Doğum sonrası su ve diğer atıklar tıbbı atık kurallara göre uzaklaştırılmalıdır. Hastane enfeksiyon kontrol komiteleri rutin örnekler alınmalı ve kültürleri incelenerek, havuzların denetimi sağlanmalıdır. 2 Taşınabilir SeyyarPortableHavuzlar Evde yada hastanede kullanılabilir, kiralanabilir yada satın alınabilir. Havuzların montajı çabuk yapılabilir, Havuz suyunu boşaltmak için dalgıç pompalarda mevcuttur. Antiseptikle temizlenebilir, kurulanır ve saklanabilir. Doğum havuzu, ister hastanede ister evde olsun geniş rahat hareket edebilecek büyüklükte geniş odalarda, arka planda sessiz bir ortamda kurulmalıdır. Havuz çok değişik boyutlarda ve şekillerde olabilir. Doğum yapacak kişi ebe/doktor birlikte büyüklüğüne karar verebilir ancak en azından bir kişinin rahat edebileceği büyüklükte olmalı, renk olarak genelde mavi ve beyaz gibi açık renkler tercih edilmelidir. Doğum havuzunda suyun ısısı çok önemlidir. İdeal ısı en fazla 37-38C ısıda olması önerilmektedir. Suyun ısısı havuzda bulunan termometre ile devamlı ölçülmelidir. Suyun ısısı düşerse hemen sıcak su ilavesi yapılabilir. Ayrıca, havuzlarda suyu kimyasal maddelerden temizleyen su filtresi bulunmalıdır. Günümüzdeki havuz kitlerini içinde iç yüzey için ayrı bir yedek kılıf/örtü vb. bulunmaktadır. DOĞUM EYLEMİ Suda doğum eyleminde gebe, doğumun birinci evresinde sadece suyun rahatlatıcı etkisinden yararlanabilir ve doğumunu suyun dışında gerçekleştirebilir, ya da doğumunun tüm evrelerini de suyun içerisinde gerçekleştirebilir. Doğumun Birinci Evresi Suda doğum için uygun olan ve aydınlatılmış onam alan gebeler servikal dilatasyon 4-5 cm olduktan sonra mümkünse gebe havuza gir meden önce duş aldırılarak havuza alınırlar. Suyun sıcaklığı C arasında olmalı, havuzun 2/3’ü su ile dolu olmalıdır anne oturur pozisyonda suyun seviyesi göğüs hizasına kadar olmalıdır. Annenin hayati bulguları ANTA ve bebeğin FKH fetal kalp hızı, servikal dilatasyon ve efasman, fetüsün pozisyonu, amnion kesesinin açılıp açılmadığı, kontraksiyonların sıklığı izlenmelidir suyun içinde takip edilmeli ve doğumun ilerleyişi izlenmelidir. Doktor /ebe doğumda her an gelişebilecek riskli durumlara karşı hazırlıklı olmalı, her- hangi bir risk oluştuğunda gebeyi sudan çıkarıp gerekli müdahaleyi yapmalıdır. FKH değerlendirmek için özel suda kullanılabilen “aqua sonıcial” el dopleri kullanılabilir. İngiltere’de National Institute for Health and Clinical Excellence NICE 2014 tarihli yayınladığı guideline rehberindeki kanıt bildirimine göre saat başı suyun sıcaklığı ve annenin vücut ısısı ölçülmeli, doğum yapan kadının konforu sağlanmalı, suyun sıcaklığı üzerinde çıkmamalı, maternal vücut ısısının yükselmesi nedenle gebenin hidrasyonu sağlanmalı, idrarını boşaltmaya da teşvik edilmelidir. Sudaki kontamine maddeler özel süzgeç yardımı ile temizlenebilir. Gebe, öğrendiği ağrı ile baş etme yöntemlerini burada kullanabilmelidir. Örneğin gebenin seçeceği terapötik etkisi olan bir müzik, su, dalga sesi, yunus sesi ile müzik terapi uygulanabilir. Doğumun İkinci Evresi Her gebe kendisi için en rahat pozisyonu kullanmalıdır. Genellikle çömelme pozisyonunda daha rahat doğum olabilir. Doğumda gebe ve fetüs yakından izlenmeye devam edilmelidir. Bebeğin başını gözlemleyebilmek ve perine değerlendirmek için özel ayna kullanılabilir. Bebeğin başı çıkıma geldiğinde anne bebeği yukarı çekmeye teşvik edilmelidir. Genellikle bebeğin başının doğumunda el manipülasyonuna gerek duyulmadan doğmaktadır. Bebeğin doğumu tamamlandıktan sonra, bebeğin vücudu suyun içinde, sadece başı su dışında kalacak şekilde, başı nazikçe/dikkatlice annenin omzuna yaslanmalıdır. Bebeğin tüm vücudu doğduktan sonraki ilk 10-20 saniye içinde sudan çıkarılmalıdır Eğer başın doğumunun ardından omuzlar iki kontraksiyon sonrası çıkmıyorsa annenin ayakta dur- ması sağlanır / havuzda doğuma son verilmesi gerekebilir. Bu süreçte, bebeğin suyu aspire etmemesine ve kordun kopmamasına dikkat edilmelidir. Bu arada bebek sıcak tutulmalı, ılık bir havlu/kompres sarılmalıdır. Umblikal kord klemplenir, 3-5 dakika sonra, bazen de plesanta çıktıktan sonra dilerse babaya da kestirilebilir. Anne havuz içinde hemen emzirmeye cesaretlendirilir. Bebeğin doğumunda sonraki kayıtları yapılmalıdır. Doğumun Üçüncü Evresi Bu evrede doğum yapan kadınlar isterse suyun dışarısına çıkartılarak plesantası doğurtulabilir ya da suyun içerisinde plesanta doğar sonrasında sudan çıkabilirler. Anne havuz içinde/dışında oturur ya da yatar pozisyonda iken plesanta klasik yöntemle doğurtulur. Umblikal kordun kesilmesinden sonra bebek kurulanır havuz dışına alınır. Yenidoğanın 1. ve 5. dakika Apgar Puanları değerlendirilip kaydedilir. Havuz içinde kanamanın değerlendirilmesi zordur. Havuz suyunun renginin koyuluğuna bakılabilir ama doğru bir değerlendirme ve sonuç olmayabilir. Doğum sonrası annede kanama ve uterus involüsyonu kontrolü yapılmalıdır. Annenin doğum sonrası perineal yırtık vb. yönünden değerlendirilmesi gerekir. Eğer epizyotomi yapılmışsa, bunun tamiri onarımı havuz dışında yapılır..Bu süreçte anneye enerji verecek meyve suyu ve sıvı içecekler verilebilir. Annenin eşi ve bebeği ile bu özel anı paylaşmasına izin verilmelidir. Doğum sonrası izlemler için randevu verilir, yapılan tüm işlemler yazılıolarak rapor edilir. Doğum sonrası, suda doğumda kullanılan küvet ya da havuzların üretici firmanın talimatlarıgöz önünde bulundurularak, mikrobiyoloji departmanı ile ortak oluşturulmuş olan protokol çerçevesinde temizliği sağlanmalıdır. SONUÇ Günümüzde Türkiye’de birçok özel ve devlet hastanesinde kadın doğum hekimleri ve ebeler bilgi ve becerilerini geliştirerek, ailelere suda doğumu bir seçenek olarak sunabilmelidir. Suda doğum özellikle biz ebeler için geleneksel rol ve görevlerimizi yeniden kazanabileceğimiz bir doğum şeklidir. Suda doğumla ilgili ülkemizde de sınırlı sayıda yayına ulaşılabilmektedir. Daha fazla sayıda suda doğumlar ve bunların sonuçlarının tartışıldığı makaleler yazılması gereklidir. Suda doğum için gerekli şartlar hazırlandığında, uygun vakalar seçildiğinde, eğitimli ve deneyimli bir ekip oluşturulduğunda, maternal ve fetal anlamda gerekli bakım ve izlem yapıldığında, özellikle enfeksiyonlara yönelik önlemler alındığında gebelere sunulabilecek doğal bir yöntem olduğu, doğum ağrısı ile başetmede etkin bir seçenek olduğu çok açıktır. Ülkemizde sınırlı olan suda doğum imkanlarının yaygınlaştırılması, doğum ünitelerinin suda doğum seçeneğine uygun hale getirilmesi, başta ebeler olmak üzere doğum ekibinin tüm üyelerinin eğitilmesi gerekmektedir. Böylelikle ebelerin doğuma ilişkin rolleri arttırılarak normal doğumun teşvikinde, sezaryen doğum oranlarının düşürülmesinde önemli bir rol oynayacağı akılda tutulmalıdır. Kaynak Toker E, Uran İ birth. Turkiye Klinikleri J Obstet Womens Health Dis Nurs-Special Topics 2015;1387-95 Previt Positive 90 Tablet Kategori Folik Asit , Vitamin A , Vitamin D3 , Vitamin C , Demir , Çinko , Niasin Vitamin B3 , Vitamin E , Pantotenik Asit Vitamin B5 , Vitamin B12 , Vitamin B6 , Bakır , Vitamin B1 , Vitamin B2 , Kalsiyum , Selenyum Ürün Mevzuatı Takviye Edici Gıda * 259,00 TL den başlayan taksitlerle!! Previt Positive 90 Tablet Marka Previt Positive Ürün adı Previt Positive 90 Tablet İçeriği Vitamin A A asetat - IU Vitamin A Betakaroten - 500 IU Vitamin D-3 Kolekalsiferol - 400 IU Vitamin C Askorbik Asit - 100 mg Demir as Ferrus Fumarat - 27 mg Çinko Çinko oksit - 25 mg Niasin Niasinamid - 18 mg Vitamin E α-tokoferol asetat - 11IU Pantotenik Asid d-Kalsiyum Pantotenat - mg Vitamin B-12 Siyanokobalamin - 4 mcg Vitamin B-6 Piridoksin HCI - mg Bakır Bakır Amino Asit Şelat - 2 mg VitaminB-2 Riboflavin - mg Vitamin B-1 Tiamin Mononitrat - mg Folat Folik Asit - 800 mcg Kalsiyum Kalsiyum Karbonat - 200 mg Kalsiyum Dikalsiyum Fosfat - 50 mg Selenyum L-selenomethionin - 20 mcg Kullanımı Günde 1 tablet alınması önerilir. YASAL UYARI TAKVİYE EDİCİ GIDALAR HAKKINDA UYARI Tavsiye edilen günlük kullanım dozunu aşmayınız. Takviye edici gıdalar normal beslenmenin yerine geçemez. Hamilelik ve emzirme dönemi ile hastalık veya ilaç kullanılması durumlarında doktorunuza başvurunuz. Çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayınız. İLAÇ DEĞİLDİR. Hastalıkların önlenmesi veya tedavi edilmesi amacıyla kullanılmaz. Tavsiye edilen tüketim tarihi TETT ve parti numarası ambalaj üzerindedir. Saklama koşulları Serin ve kuru yerde saklayınız. Beklenmeyen herhangi bir yan etkide doktorunuza ya da en yakın sağlık kuruluşuna başvurunuz. Yönetmelik gereği, internet üzerinden satışı yapılan ürünlere ilişkin reklam ve ilanların kullanıcıları yanıltıcı, eksik ve kamu sağlığını bozucu nitelikte bilgiler içermesi yasaktır. Bu nedenle; sitemizde satışı gerçekleştirilen ürünlere ilişkin, özellikle tedavi edilmesi gereken rahatsızlıkları önlediği, tedavi ettiği ya da tedavisine yardımcı olduğu ve/veya ilaç niteliğinde olduğu şeklinde beyanlara yer verilmemektedir. Site içerisinde ve/veya ürün detaylarında yer alan yazılar sadece bilgi amaçlıdır. Sağlık sorunlarınız ve tedavisi için mutlaka doktorunuza başvurunuz. KOZMETİK / DERMOKOZMETİK ÜRÜNLERİNDE TANITIM VE SAĞLIK BEYANI İLE İLGİLİ ÖNEMLİ UYARI Kozmetik / Dermokozmetik ürünleri İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeler şeklindedir. Kozmetik ürünlerin, Hiç bir hastalığı tedavi ettiği, tedavisine yardımcı olduğu, hastalığı önlediği, önlenmesine yardımcı olduğu iddia edilemez. Kozmetik ürünlerin cildin alt tabakalarında ve kalıcı olarak etki ettiği iddia edilemez. Sitemizde belirtilen açıklamalar, üretici, ithalatçı firmaların sunduğu ürün etiketi, broşür gibi bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Bu bilgiler ürünlerin vaad edilen etkilerinin kesin olarak gerçekleşeceği ya da yan etkileri olmadığı anlamını taşımaz. Tavsiye Et Toplumda önemli bir yeri olan kadınların hayatlarındaki en önemli dönemlerinden birisi menopoz dönemidir. Menopoz, kadınların üreme çağından, over fonksiyonlarındaki gerilemeye bağlı üreme yeteneğinin kaybolduğu çağa geçtiği bir yaşam dönemidir. Dünya Sağlık Örgütü’nün DSÖ tanımına göre menopoz; ovaryum aktivitesinin yitirilmesi sonucunda menstrüasyonun adet görme kalıcı olarak sonlanmasıdır. Menopozal dönem; premenopoz, menopoz ve postmenopozal dönemlerden oluşmaktadır. İlk semptomların görüldüğü dönem premenopoz dönem; en son adet kanamasının görüldüğü dönem menopoz dönem; ve menopozdan bir yıl sonra başlayıp yaşlılık dönemi başlangıcına kadar süren dönem ise postmenopoz dönem olarak adlandırılmaktadır Saraçoğlu 1998, Ünlüer 2005, Varma ve ark 2005, Erdem 2006, Güney 2006, Tokuç ve ark 2006. Dünyada menopoza giren kadın sayısının hızla arttığı ve 2030 yılında bu sayının milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Menopoza giren kadın sayısındaki artış gelişmekte olan ülkelerde üreme çağındaki kadın nüfusun fazlalığından dolayı daha hızlıdır. 2030 yılında dünyada menopoz dönemindeki kadınların %76’sının gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor olacağı öngörülmektedir Saka ve ark 2005. Günümüzde yaşam standartlarının giderek yükselmesi ile birlikte yaşam süresinde de belirgin bir artış olmuştur. Gelişmiş ülkelerde kadının yaşam süresi yaklaşık 80 yıl olup bunun 33 yılı menopozal dönemde geçmektedir Saraçoğlu 1998. Ülkemizde kadınlar için yaşam beklentisi olup menopoz yaş ortalaması olarak kabul edilmektedir Yahya 2003. Dolayısıyla her kadın yaşamının çok önemli bir bölümünü bu dönemde geçirmektedir Erdem 2006. Menopoz döneminde, östrojen hormonunun azalmasına bağlı olarak kadınlarda hormonal, fiziksel ve duygusal değişimler meydana gelmektedir. Meydana gelen bu değişimler kısa ve uzun süreli sorunlar olarak gruplandırılmaktadır. Kısa süreli sorunlar, vazomotor, atrofik ve psikolojik değişiklikler, uzun süreli sorunlar ise kardiyovasküler hastalıklar ve osteoporozdur. Kısa süreli sorunlardan olan vazomotor değişiklikler ciltte ısı artışı, vazodilatasyon ile başlayan menopoz semptomları arasında en sık rastlanan ve rahatsız eden semptomdur. Vazomotor belirtiler yüz kızarması, gece terlemesi ve sıcak basması olarak bilinmektedir. Beş Avrupa ülkesinde uluslararası yapılan bir çalışmada, menopoz dönemindeki kadınların %55’inin ve Amerika Birleşik Devletleri ABD’inde yaşayan kadınların %75’inin sıcak basması yaşadıkları bildirilmiştir Fredman 2005. Ülkemizde ise kadınların %80’i sıcak basmasından yakınmaktadır. Aşırı yorgunluk, bireyin toleransından daha fazla aktivite, sigara, kafein, alkol, yağlı-baharatlı yiyecekler ve çevresel faktörlerin sıcak basmalarının artmasında uyarıcı rolleri olduğu bilinmektedir. Sıcak basması menopozun bütün dönemleri boyunca sürmektedir ve kadınların %30’unun günlük yaşamlarını etkilemektedir. Yaş ilerledikçe sıcak basmalarının sıklık ve süresi azalmaktadır Erel 2004, Erdem 2006. Sıcak basmalarının dışında en çok görülen vazomotor değişiklikler arasında, baş ağrısı, baş dönmesi, kulak çınlaması, göz önünde uçuşmalar, nefes darlığı, dikkati toplayamama, huzursuzluk, sinirlilik, depresyon, parmaklarda hissizlik, terleme ve titreme gibi sıkıntılar da yer almaktadır Ergöl 1999, Tortumluoğlu 2003, Taşkın 2007. ABD, Hollanda, Avustralya, Japonya gibi gelişmiş ülkelerdeki menopoz dönemindeki kadınların %75’inde sıcak basması, %41’inde sinirlilik, %40’ında yorgunluk, %39’unda terleme, %38’inde baş ağrısı, %32’sinde uykusuzluk ve %30’unda depresyon şikayetlerinin olduğu bildirilmiştir Woods ve ark 2005. Ülkemizde ise kadınların % 31,3’ünde gece terlemesi, % adetlerin seyrek olması, % saç dökülmesi, % baş ağrısı, % baş dönmesi, % el ve ayakta karıncalanma gibi sorunlar yaşamaktadır Arslan ve Altınsoy 2004, Erdem 2006. Menopoz dönemi ile ilgili yapılmış birçok çalışmada, görüldüğü gibi bu dönemde yaşanan sağlık sorunları, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerle benzerlik göstermektedir. Bununla beraber, yine bu çalışmalarda kadınların bu dönemde yaşanan sıkıntılarla başetmede farklı yöntemler tercih ettikleri belirtilmiştir. Menopoz döneminde yaşanan sıkıntılarla başetmede tıbbi destek olarak HRT kullanılmaktadır. Dünyada kadınların sadece %10’unun ülkemizde ise % HRT kullandığı bildirilmiştir Güngör 2003. Bununla birlikte kadınların son yıllarda, menopoz dönemi sıkıntılarıyla başetmede alternatif tıpla ilgili yollara başvurdukları saptanmıştır. Japonya’da yaşayan kadınların, menopoz döneminde yaşadıkları sıkıntılarla başetmede alternatif tıbbı tercih ettikleri belirtilmiştir. Japon kadınlarının %40’ının diyetlerine ekledikleri soya ürünleriyle yaşadıkları sıcak basması şikayetlerinden kurtuldukları belirtilmektedir. ABD, Almanya ve Çin’de menopoz döneminde yaşanan sıkıntıları gidermek amacıyla, kadınların yıllardır alternatif tıpı kullandıkları bilinmektedir Jou 2005, Erdem 2006. Türkiye’de menopoz yaşı ortalama 50’dir. Ancak 40 yaşında görülebildiği gibi, 60 yaşına kadar süren vakalara da rastlanmıştır Kızılırmak 2003, Taşkın 2007. Ülkemizde yapılan başka bir çalışmada ortalama menopoz yaşı en az 35, en çok 55 olarak belirlenmiştir Saka ve ark 2005. Avusturalya, Finlandiya, Federal Almanya, İsrail, Hollanda, İsveç, ABD, İsviçre vb. ülkelerde ortalama menopoz yaşı 50 iken; Hindistan gibi ülkelerde bu rakam 44’lere düşmektedir Şirin 1995. Menopoz yaşı toplum ve kültürlerde farklıdır. Kalıtsal, çevresel, sosyal faktörler ve beslenme faktörlerine göre değişiklik göstermektedir. Afrikalı kadınların beyaz kadınlara göre menopoza daha geç girdiğinin gözlenmesi etnik köken ile menopoz yaşı arasında ilişki olabileceğini göstermiştir. Yapılan çalışmalarda, menarş ve menopoz yaşları arasında ilişki bulunamamıştır. Ev kadınları ve kırsal kesim kadınlarının işçi ve diğer meslek grubu kadınlara göre menopoza bir yıl daha geç girdiği, bekâr kadınlarda menopozun evli kadınlara göre daha erken başladığı, sigara bağımlılarının yıl kadar daha önce menopoza girdiği, son gebelik yaşının menopoz yaşının yüksekliği ile bağlantılı olduğu, kötü beslenme ile erken menopoz arasında bir ilişki olabileceği ileri sürülmüş, alkol tüketimi ve obesitenin geç menopoza neden olabileceği belirtilmiştir Çağlayan 2004, Erdem 2006, Güney 2006. Sigara içiminin kesin biçimde folikül tükenmesini hızlandırdığı saptanmıştır. Kadınların anne ve kız kardeşleriyle menopoz yaşlarının yakın olması genetik ilişkiyi desteklemektedir. Kanser tedavisi için çeşitli kemoterapi ajanları uygulanan ve/veya pelvik radyoterapi alan kadınlar da erken menopoz için risk altındadırlar. Bir kadın epilepsi tedavisi aldıysa, pelvik cerrahi geçirdiyse, toksik kimyasal ajanlara maruz kaldıysa, depresyon tedavisi aldıysa, kalp hastalığı öyküsü varsa ve hiç doğumu yoksa menopoz yaşının daha erken olacağını destekleyen sınırlı kanıtlar mevcuttur Berek ve Hurd 1996, Çağlayan 2004, Taşkın 2007.Menopozda ovarian fonksiyonlardaki değişiklik ile klimakterik semptomlarda gözlenir Bastos ve ark 2006. Menopoz dönemi boyunca bazı kadınlarda belirgin değişiklikler ortaya çıkarken, bazı kadınlarda daha hafif değişiklikler görülebilir. Erken dönemde over fonksiyonlarının bozulmasıyla birlikte östrojen eksikliği semptomları ortaya çıkar. Kadınların yaklaşık %70-80’inde östrojen yetmezliğine bağlı değişiklikler izlenmektedir. Menopozal dönemde yaşanan sorunlar kısa süreli vazomotor, atrofik ve psikolojik değişiklikler, uzun süreli olarak kardiyovasküler hastalıklar ve osteoporoz içermektedir Erdem 2006, Güney 2006. Kısa süreli Sorunlar 1- Vazomotor Değişiklikler Ateş basması, gece terlemesi, baş dönmesi, baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, bulantı 2- Atrofik Değişiklikler Vajinal kuruluk, dispepsi, üretral sendrom, ciltte kuruluk, saç dökülmesi 3- Psikolojik Değişiklikler Anksiyete, irritabilite, depresyon, uykusuzluk, bellek kaybı, değişken ruh hali, libidoda azalma, konsantrasyon eksikliği Erdem 2006, Güney 2006. Uzun Süreli Sorunlar 1- Kardiyovasküler Hastalıklar 2- Osteoporoz Erdem 2006, Güney 2006. KISA SÜRELİ SORUNLAR Vazomotor Sorunlar Menopozda vazodilatasyon ve vazokontrüksiyon şeklindeki değişiklikleri kadınlar “sıcak basması” ve “gece terlemesi” şeklinde yaşarlar Erel 2004, Şen 2005. Vazomotor değişiklikler menopozu takip eden 10 yıl boyunca devam edebilir. Genellikle 30 saniye ile 5 dakika arasında süren sıcak basması, günde 1-2 ataktan, 50 atağa kadar çıkabilen sıklıkta olabilir Erel 2004, Fredman 2005, Güney 2006. Bununla beraber sıcak basmaları 6 ay içinde ortadan kalkabileceği gibi 30 yıla kadar da sürebilir Atasü 2001. Kadınların %75’i menopoz boyunca sıcak basması deneyimini yaşarlar Tortumluoğlu 2003. Menopozun erken döneminde başlayan sıcak basmaları; sıklık, süre ve yoğunluk açısından bireylere göre farklılıklar göstermekle birlikte kendiliğinden sonlanmaktadır. Sıcak basması, yüzde, boyunda ve göğüste ani başlayan ısı artımı, kızarıklık ve terleme ve taşikardi kalp atım sayısında artma şeklindedir. Her episod ortalama dakika sürmekle birlikte, 1 ila 6 dakika arasında devam edebilmektedir. Sıcak basmasını takiben sıcaklığın düşmesi ve terleme ile sonuçlanır. Cilt ısısı ortalama olarak ila derece, kalp atımı ise 4-35 atım artmaktadır. Kızarıklık vücudun üst kısmına yayıldıktan sonra diğer vücut bölgelerine de yayılır. Kızarıklık sırasında fiziksel rahatsızlık duyulur. Deride renk değişikliğine yol açar. Çoğu kadın bu durumdan rahatsızlık duyar. Damarlardaki daralmanın arkasından damarlarda genişleme izler ve böylece sıcak basmasının arkasından üşüme takip eder. Aynı olay gece uykuda da olur. Sıcak basması izlemi sırasında seri kan örneklerinin alınması, LH düzeyi ile ateş basması arasında ilişki olduğunu göstermiştir. Her ısı artışında LH’ın yükseldiği saptanmıştır Şen 2005, Özkan 2006. Kadının psikolojik yapısı ve hormon düzeyi bu sıcak basmalarının şiddetine ve sıklığına çok etkilidir. Ani hormon eksilmeleri olan durumlarda olay çok daha şiddetlidir. Bu olay özellikle ameliyat ile yumurtalıkların alındığı kadınlarda kendini çok belirgin gösterir. Sıcak basması tek başına olan bir belirti değildir. Çarpıntı, boğulma hissi, terleme, ciltte uyuşukluk, huzursuzluk ve benzeri ek hislerde duyulur Saraçoğlu 1998, Şen 2005. Menopoz semptomları arasında en sık rastlanan ve rahatsız eden semptom vazomotor semptomlar olmakla birlikte, toplumlar arasındaki prevelansı farklılık göstermektedir Güngör 2003, Hollanda’da yapılan bir çalışmada 40-65 yaş grubundaki kadınların, %57’sinin vazomotor semptomlarının olduğu ve bu semptomların menopoz sonrası ortalama yıl daha devam ettiği bildirilmektedir Oldenhave ve ark 1993. Thunell ve arkadaşlarının 1998 İsviçre’de yaptığı bir çalışmada ise menopozal dönemdeki kadınların %62’sinin vazomotor sorun yaşadıkları belirtilmektedir. Avrupalı kadınlarda vazomotor belirtiler sık görülmekte iken uzak doğu ülkelerindeki kadınlarda daha az orandadır. Vazomotor semptomların sıklığı, şiddeti ve süresi toplumun kültürü ve menopoza karşı tutumu ile yakın bir ilişki içinde olduğu belirtilmektedir Saraçoğlu 1998, Erdem 2006. Uyku Bozuklukları Uyku canlıların temel biyolojik işlevlerinden biridir. Uyku problemleri yaş ile birlikte her iki cinstede görülebilmektedir. Menopozal kadınlarda hipoöstrojeniye bağlı REM uykusunun azalması, sıcak basması ve gece terlemesi şikayetlerinin artması uyku bozukluklarına sebebiyet vermektedir. Bunlara paralel olarak oluşan uyku bozuklukları ve uyku kesintileri postmenopozal kadında irritabilite, anksiyete, sinirlilik, halsizlik, unutkanlık, konsantrasyon bozukluklarına yol açmaktadır Özcebe ve Üstünsöz 2001, Biri ve ark 2004, Özkan 2006.Hormon Replasman Tedavisi HRT Menopozal dönemdeki kadınlarda, vazomotor semptomların, osteoporoz ve kardiyovasküler hastalıkların riskini azaltabilmek için uygun tedavi yöntemleri sunulmaktadır. Menopoz dönemindeki kadınların yarısının depresyonda ya da sinirlilik durumu yaşadıkları ve her üç kadından birinde disparonoya, vajinal kuruluk ya da lipido kaybının ortaya çıktığı bildirilmektedir. Bu nedenle menopozal dönemdeki kadınlara yaşadıkları sıkıntıları azaltmaya yönelik geleneksel bir tedavi olan HRT’nin kullanımı önerilmektedir. Bugün dünyadaki kadınların %10’nun HRT tedavisi aldığı düşünülmektedir. Ancak menopozal dönem sıkıntılarında kullanılan HRT’nin bu alandaki rolü hala karışıktır Saraçoğlu 1998, Erdem 2006. Geçen 20 yıl boyunca hormon replasman tedavisine başlanmasının ana nedenleri olarak; menopoz semptomlarının rahatlatılması, osteoporozun önlenmesi ve tedavi edilmesi, kalp damar hastalığının morbidite ve mortalitenin önlenmesi, ürogenital sistemde östrojen eksikliği sonucu oluşan atrofik semptomların giderilmesi ve uzun dönemde Alzheimer hastalığının önlenmesi olarak belirtilmiştir Güngör 2003, Özşener 2005. Literatürde HRT’nin faydalarını içeren kanıtlar olmasına rağmen hala cevaplanmamış sorular ve riskleri vardır Şanlıoğlu 2001. Yapılan çok sayıda gözlemsel çalışma HRT kullanan kadınlarda kullanmayanlara göre, halk sağlığı için ciddi sorunlara yol açabilen osteoporoza bağlı kırıkların ve kalp damar hastalığı riskinde azalma olduğunu göstermiştir. 1990 yıllarının başlangıcından itibaren randomize kontrollü çalışmalar planlanmış ve günümüzde sonuçları alınmaya başlanması ile HRT hakkındaki görüşlerimizi büyük oranda değiştirmiştir. Çalışma sonuçları; HRT’nin meme kanseri, myokard enfarktüsü, serebrovasküler hastalık ve tromboembolik hastalık riskinde artışa yol açtığı ile ilgili bulgular ileri sürmüştür O’Connel 2005, Özşener 2005. Yine son yıllarda yapılan çalışmalarda Women’s Health Initiative WHI sağlıklı postmenapozal kadınlarda HRT’nin etkilerini incelemiştir. Ortaya çıkan sağlık riskleri nedeniyle yıl sonunda çalışmanın durdurulan östrojen/progesteron kolunda kardiyovasküler olay riskinde artış olduğu gözlenmiştir. Böylece hormon replesmanının kardiyovasküler hastalıklardan primer korunma amaçlı kullanılmaması gerektiği ortaya konmuştur. Amerika Ulusal Sağlık Enstitüsü NIH, WHI çalışmasının devam etmekte olan “sadece östrojen kolunda”, kadınlarda felç riskini artırdığı için kullanımı durdurulmuştur Thorp ve ark 2001, Nanette 2005, Erdem 2006. Bazı çalışmaların sonuçlarında, hormon replasman tedavisinin kardiyovasküler hastalıkların görülme oranını %50 oranında azalttığı bildirilmiştir. Ancak WHI çalışma sonuçları östrojen kullanımını tekrar tartışmaya açmış ve daha önceki bilgilerin aksine kardiyovasküler hastalıklar üzerine bir etkisinin olmadığı yönünde olmuştur Öge 2004, Erdem 2006. ABD’de menopoz dönemindeki kadınların %20’sinin HRT aldığı ve HRT alanların ancak %40’ının bir yıldan daha uzun süre tedaviye devam ettikleri bildirilmiştir. HRT kullanımı Norveç’te %28, Avustralya’da %26 iken Japonya’da % düşmektedir Güngör 2003, Thunell ve ark 2004. Menopozal dönemdeki kadınların %75’i vazomotor semptomlar yaşamasına rağmen, bu kadınların yalnızca yarısı rahatsızlık duymaktadır. Kadınların yaklaşık %20’sinde vazomotor sıkıntılar bir yıldan az sürerken, %50’sinde beş yıl ve daha uzun süre vazomotor şikayetleri yaşamaktadır. Geleneksel östrojen tedavisi, kadınların %90’ında vazomotor semptomların kontrolünde etkilidir Erdem 2006. Ülkemizde de Türkiye Menopoz ve Osteoporoz Derneği, WHI ve Million Women Study MWS yayınlarının ışığında konuyu inceleyerek sonuçlarını bildirmişlerdir. Derneğin raporuna göre; sıcak basmalarında hormon tedavisi ile ilgili olarak vazomotor semptomlar, uyku bozuklukları ve genito-üriner atrofi için günümüzde halen hormon tedavisi kadar etkin başka bir seçenek bulunmamaktadır Erel 2004.Alternatif tıp bilim dışı bir kavram olmamakla beraber bu konudaki araştırma ve çalışmalar sürmektedir. Alternatif tıp, geleneksel ve günümüz batı tıbbının her ikisinin de dışında kalan geniş yelpazedeki şifa uygulamalarını içermektedir. Alternatif tıp, günümüz batı tıbbıyla birlikte, onun etkisini azaltmadan, hastanın durumunu iyileştirmek üzere kullanılmaktadır. Alternatif tıp klasik tıbbı reddetmek yerine, klasik tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda devreye girmektedir. Böylece kişinin daha hızlı iyileşmesini sağlayan olumlu bir etkisi vardır NCAM 2005. Bitkisel kaynaklı hormonlar Birçok kadın, yaşamın normal bir evresi olan menopozda bitkisel kaynaklı ilaçları kullanmak istemiştir Morelli ve Naquın 2002. Ancak tüm bu bitkisel kaynaklı ilaçların sıcak basmalarını iyileştirmede plasebo kontrollü randomize çalışmalarda etkinliği tam olarak gösterilememiştir. Bu bitkisel kaynaklı ilaçların yan etkileri arasında dispepsi, bulantı, kusma, diğer gastrointestinal rahatsızlıklar, baş ağrısı, hipotansiyon, halsizlik ve görme bozuklukları vardır Erdem 2006. -Bitkisel Östrojenler Fitoöstrojenler Yapısal ve fonksiyonel olarak östradiol içeren veya benzer östrojenik aktiviteye sahip bitki bileşenleridir. İsoflavon ve lignan en önemli fitoöstrojenlerdir. İsoflavonlar; soya, nohut gibi baklagillerde ve kırmızı yoncada, Lignanlar ise yağlı tohumlarda yüksek konsantrasyonlarda bulunurlar. Özellikle Japon ve Çin diyetlerinde olduğu gibi yüksek isoflavon içeren diyetlerde, menopozun vazomotor belirtilerinde gözle görülür bir azalma olduğu görülmektedir Erel 2004, NCAM 2005. Soya ve soya ürünleri yüksek konsantrasyonlarda fitoöstrojen isoflavon, flavon içermesi nedeniyle menopoz semptomlarının hafifletilmesinde kullanılır Hasler ve Finn 1998. Soya fasülyesinden doğal olarak yararlanıldığı gibi soya; soya filizi, soya sütü, soya eti, soya yağı, soya unu, soya kepeği, soya sosu ve tofu olarak da tüketilmektedir Şen ve Sevil 2008. Soyanın tüketiminin, sıcak basmasının oluş derecesini önemli ölçüde azalttığı bildirilmiştir. Menopoz döneminde Asyalı kadınların batılı kadınlardan daha az sıcak basmaları olduğu bilinmektedir. Bunda beslenme alışkanlıkları en önemli etkenlerden biri olarak tanımlanmaktadır. Asyalı kadınlar beslenme alışkanlıkları gereği soyayı çok tüketmektedir, böylece hafif ve orta dereceli olan sıcak basmalarında %50-60 oranında azalma olduğu bildirilmektedir. Plasebo kontrollü yapılan son çalışmalarda günlük 60gr soya proteini alan kadınların %45’inde sıcak basmalarının önemli ölçüde azaldığı saptanmıştır. Başka bir pilot çalışmada, günlük 50 mgr isoflavone ve 400mgr soya özü alan menopoz dönemindeki kadınların altı hafta sonunda sıcak basmasının oluş derecesinde önemli ölçüde azalma olduğu bulunmuştur. Diğer çalışmalarda da, vazomotor semptomların sıklığı, şiddeti ve süresinde önemli azalmalar olduğu belirtilmiştir Tortumluoğlu 2003, Erel 2004, Erdem 2006. Fransa’da isoflovinin etkilerini araştırmak için bir çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada 12 hafta boyunca, 35mgr ve 70mgr isoflovin kapsülleri verilen kadınlar Greene’nin geliştirdiği “adetten kesilme” skalası kullanılarak değerlendirme yapılmıştır. Sonuçlar karşılaştırıldığında, yüksek doz verilen kadınlarda vazomotor semptomları azaltmada ve somatik semptomların gelişmesini erken dönemde engellemede önemli olduğu bildirilmiştir. Baş ağrısı, memelerde duyarlılık, ödem, yorgunluk, iştahsızlık gibi yan etkilerinin ılımlı düzeyde olduğu ve iki dozun yan etkileri arasında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada soya içeren isoflovinin, geleneksel hormon tedavisi için kontrendikasyonu olan kadınlarda bir alternatif tedavi olarak kullanılması önerilmiştir Jou ve ark 2005. Egzersiz Menopozda ortaya çıkan yakınmaların bir diğer tedavi yolu ise egzersizdir. Hareketsizlik hızlı kemik kaybı için bir etkendir. Kadınların egzersiz programına menopoz öncesi başlaması idealdir. Menopoz dönemindeki egzersiz, diyabetli olmayanlar için bir gece boyu açlıktan sonra 12 saatlik sabah kahvaltısı öncesi en uygun zamandır. Diyabetliler için ise, yemeklerden bir-üç saat sonra aerobik egzersiz şeklinde uygundur. Egzersizlerin süresi 20-60 dakika olmalıdır. Yirmi dakikadan az egzersiz yeterli aktivasyonu sağlamaz. Altmış dakikanın üzeri egzersiz ise serbest yağ asidi mobilizasyonunun fazlalığı nedeni ile insülin rezistansı üzerinde olumsuz etki yapar Güngör 2003, Kızılırmak 2003. Ani olarak yapılan ağır fiziksel aktiviteye kalp uyum sağlayamayabilir. Bu nedenle fiziksel aktivitenin dozu yavaş yavaş arttırılmalıdır. Kemik erimesi açısından ağırlık egzersizleri özellikle önerilmektedir. Ancak vücut ağırlığı yaşa ve vücut durumuna göre ayarlanmalıdır. Yürüyüş herkesin kolaylıkla yapabileceği iyi bir egzersizdir. Aerobik egzersizler haftada beş gün ve kas gevşetici egzersizlerde haftada iki-üç kez yapılması hedeflenmelidir. Menopozdan sonra üreme organları ve çevresindeki kasların tonüsü azalır. Kegel egzersizleri bu kasları güçlendirir ve düzenli yapıldığında uterus prolapsusunu, stres inkontinansını önleyebilir. Ancak egzersiz bırakıldığında şikayetler geri dönebilir. Menopoz döneminin sağlıklı ve mutlu geçirilmesi için primer, sekonder, tersiyer korunma önlemlerinin alınması gerekir. Bu nedenle sadece pre-post menopozal semptomların değil, geç semptomlar ve hastalıklar oluşmadan önce uzun süreli bir koruyucu tedavinin yapılması gereği vardır Güngör 2003, Kızılırmak 2003. Son yapılan çalışmalarda düzenli egzersiz yapan kadınların yaşadıkları sıcak basmasının şiddetinin, egzersiz yapmayan diğer kadınlara göre daha az olduğunu bildirilmiştir. İsviçre’de yapılan bir çalışmada sıcak basması yaşayan kadınların sadece %5’nin düzenli olarak egzersiz yaptığı belirtilmiştir Morelli ve Naquin 2002. Elavsky ve arkadaşları’nın 2005 yaptıkları çalışmanın sonucunda da yüksek fiziksel aktivitesi olan menopozal dönemdeki kadınlarda vazomotor problemlerin daha az yaşandığı bulunmuştur. Ayrıca yapılan çalışmalarda egzersizin KAH’nın tedavisinde ve önlenmesinde, genital sistem sorunlarını ve depresif sendromları azaltmada etkili olduğu bulunmuştur Danacı ve ark 2000, Morelli ve Naquin 2002, Öge 2004. Başka bir çalışmada osteoporozdan korunmada düzenli yapılan egzersizin önemli olduğu bildirilmiştir Özgürtaş ve ark 2000. Yaşamın erken dönemlerinde başlayan ve düzenli olarak devam eden egzersiz çalışmaları, ileri dönemde meydana gelecek kemik kütlesinde kayıpları en aza indirdiği bulunmuştur. Düzenli yapılan egzersizin, yürüyüşün, koşmanın, tenis oynamanın kemik yapısını güçlendirerek kas gücünü artırdığı belirtilmiştir Akan 1999, Erdem 2006. Yoga Yüzyıllardan beri uzak doğu kültürünün vazgeçilmez egzersiz yöntemlerinden biri olan yoganın son yıllarda osteoporoz rehabilitasyonunda da yararlı olabileceği yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bir çok dalı olan yoga öğretisinin bedenle ilgili olan kısmına Hatha yoga adı verilir. Hatha yoga egzersizleri bedensel farkındalığı artırmaya yönelik duruşlardır. Yoga egzersizlerinin denge, germe, gevşeme, kuvvetlendirme yolu ile postmenopozal kadınlarda, gerginlik, uykusuzluk, depresyon, postür ve kemik mineral yoğunluğu KMY üzerinde olumlu etkileri vardır. Yoganın postmenopozal osteoporozdaki etkisi, KMY’nu arttırmaktan çok, emosyonel stabiliteyi sağlamak, postürü düzenlemek, denge, koordinasyonu düzenlemek ve vücudun esnekliğini arttırmaktır. Bireyin kendi potansiyel enerjisini açığa çıkarıp, bu enerjiyi bedensel ve ruhsal uyumu için kullanması bedensel farkındalığı arttırmaktadır. Yoga eğitiminin, postmenopozal osteoporozlu kadınlarda ağrı, statik denge, fiziksel ve sosyal işlevler, genel sağlık algılaması üzerinde olumlu etkileri olduğu söylenebilir. Yoga eğitimi osteoporozlu bireylerin rehabilitasyonunda klasik egzersiz programlarına alternatif olabilecek bir modalite olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Yapılan çalışmalar, yoganın stresi, kalp hızını ve kan basıncını azalttığını ve sağlığı olumlu etkilediğini göstermektedir Go ve Champaneria 2002, Kronenberg ve Fugh 2002, Tüzün ve ark 2004, NCAM 2005. Gevşeme teknikleri Stresle başa çıkmada gevşeme teknikleri diğer bir alternatif tedavi yöntemidir. Stresin vücutta bazı değişikliklere sebep olduğu bilinmektedir. Bunlar; trombosit agregasyonunda, epinefrin düzeyinde, vitamin ve mineral tüketiminde, kolesterol düzeyinde artma şeklindedir. Bu nedenle sempatik aktivasyonu azaltan gevşeme tekniklerinin kullanılması, sıcak basması gibi semptomları önlemede yararlı olabilir. Derin soluk alıp verme, gevşeme tekniklerinin en basitidir. Gevşeme teknikleri kolay ve kullanışlıdır. Hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Gevşeme teknikleri ile birey, vücudundaki gerginlikleri farketmekte, kaslarını kontrol edebilmekte ve vücudunun gergin parçalarını gevşetmeyi ve rahatlamayı öğrenebilmektedir. Gevşeme tekniklerini ögrendikten sonra birey, kendi kendisine kullanabilir. Yapılan çalışmalarda, diyafragmatik solunum teknikleri ile benzer gevşeme cevaplarının alınabileceği, anksiyete, depresyon, kan basıncı artışı ve sıcaklık basmasının şiddetinin ve sıklığının azaltılabileceği gösterilmiştir Yıldırım 1991, NCAM 2005, Taşkın 2007. Diyet Diyet ve yaşam tarzlarının kültürel farklılık göstermesi nedeniyle menopozdaki yaklaşımda farklı olmaktadır Karadavut ve ark 2002, Küçükardalı ve ark 2006. Günümüzde beslenmeye önem vermenin doğal yoldan kadın sağlığını iyileştirmede önemli bir yere sahip olduğu anlaşılmıştır. Yaşamın her döneminde çeşitli besinler önemli role sahip olmakla birlikte her dönemde gereksinim duyulan besin miktarları değişiklik gösterir Güngör 2003. Menopozla birlikte kadın vücudunda çok önemli metobolik değişiklikler meydana gelmektedir. Bu değişikliklerin en önemlisi yağ metobolizması ile ilgilidir. Menopozla birlikte damar kolesterol metabolizması değişir. Erkeklerde olduğu gibi bu durum damar sertliği oluşumu ile sonuçlanır. Aynı zamanda bu yaşlarda hipertansiyon gelişimi de başlar. Her iki durum beraberinde kalp hastalığı riskinin artışına neden olur. Menopozla birlikte azalan östrojen hormonu nedeni ile kemik metabolizmasında önemli rol oynayan kalsiyum, fosfor emilimi azalır ve kemik erimesine zemin hazırlanmış olur. Yaşın ilerlemesine paralel olarak metabolizma hızı yavaşlamaktadır. Daha önceleri alınan kalori formu korurken ilerleyen yaşla birlikte aynı kalori alınsa da vücut ağırlığında artma meydana gelmektedir Güngör 2003, Kızılırmak 2003. Menopozda, sindirim sisteminden emilimi yavaş kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Besinlerdeki selüloz oranı yüksek olmalıdır. Bitkisel yağlar, Omega 3 yağ asitleri LDL reseptörlerini uyarıcı bir etkiye sahiptirler. Kolesterol yükselişinin kontrolünde yararlı olurlar. Hayvansal kaynaklı proteinlerin seçimi sırasında kolesterol içeriğine dikkat edilmelidir Güngör 2003. Kaynak Kadınların menopozal yakınmaları ve başetme yöntemlerinin incelenmesi. Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Sağlığı ve Hastalıkları HDK-YL-2008-0003

previt positive omega yan etkileri